Diken Battığı Yerden Çıkartılır
 
 
 
 




Her Okuyan Adam Olmaz

Türkiye Toplum Hizmetleri Vakfı’nın genç ekiplerinden Sakarya Üniversitesi öğrencileri, Van 100’üncü Yıl Üniversitesi’nde aynı amacı paylaşan gençler aracılığı ile ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmak üzere giysi topluyorlardı. Gençlerin bir bölümü, çalışanları ile ilişki kurdukları HYUNDAI fabrikasında faaliyete geçmişlerdi.

Fabrikanın Güney Koreli Müdürü Kim İl Park, fabrikada süre gelen bu faaliyeti görmüş, izlemiş, merak etmiş. Sonradan fabrikada mühendis olarak çalışan genç arkadaşımıza sormuş. Arkadaşımızın verdiği yanıtlardan çok etkilenen Bay Park, derhal ayda belli bir miktar düzenli para bağışında bulunarak vakfı destekleyen dostlarımız arasında yerini aldı.

Türkiye’de geçici bir süre için çalışan Güney Koreli bir insanın bu duyarlı davranışı tabii bizim de çok ilgimizi çekti ve arkadaşımızdan kendisi ile bir söyleşi yapmasını rica ettik.

Söyleşide sorulardan biri, Bay Park’ın Güney Kore’de bu tip sosyal çalışmalara destek verip vermediği idi. Bay Park’ın yanıtı şöyle: “Evet, veriyorum. HYUNDAI firmasında bir mühendisin ilerlemesi için sosyal bir kurumda en az on beş gün gönüllü görev yapması gerekir. Ben de terfi ederken bir yaşlılar yurdunda gönüllü hizmet yapmıştım. Sonradan ilişkim kesilmedi ve hala maddi destek vermeye devam ediyorum.”

Lütfen dikkat ediniz. Firma, bir mühendisin ilerlemesi için iyi bir mühendis olmasını herhalde gerekli görüyor; ama yeterli bulmuyor. Onun aynı zamanda toplumsal sorumluluk sahibi bir insan olmasını da şart koşuyor. Bu yaklaşım, altmışlı yıllara kadar herkesin günde sadece bir öğün yemek yiyebildiği Güney Kore’nin kişi başına gelir bakımından bugün neden bizden kat kat daha müreffeh duruma gelebildiğini kısmen de olsa açıklamıyor mu?

Yoksulluğu ve dengesizliği kuşatıp yok edebilmemizin tek çaresi, bilgi, beceri, istek ve ahlak yönünden bunu başarmaya elverişli bir insan gücü envanterine sahip olmaktır. Bunun da tek çaresi eğitimdir.

Eğitim alanında Türkiye’de kuşkusuz çok şeyler yapılıyor. Örneğin, eğitimin bilgi ve beceri sağlama işlevi bakımından ülkemizde alınan mesafe pek fena değil. Özellikle son yıllarda gerçekten küresel düzeyde bilgi ve beceri sağlayan ilk, orta ve yüksek öğretim kurumlarımız var ve sayıları da giderek artıyor.

Ama işin istekli, ahlaklı ve toplumsal sorumluluk duygusuna sahip, insan yetiştirme boyutunu hemen hemen hiç dikkate almıyoruz. Bir insanın bir veya iki yabancı dil bilen iyi bir işletmeci, ya da hekim olduğu takdirde, onun herhalde, aynı zamanda kendiliğinden ve nasıl olsa toplumsal sorumluluk sahibi iyi bir yurttaş olarak da yetişeceğini sanıyoruz.

Oysa bu varsayım geçerli değildir. Her okuyan “adam” olmaz. İyi ve toplumsal sorumluluk duygusuna sahip yurttaş yetiştirmenin içeriği de, pratikleri de, küresel düzeyde yeterliliğe sahip, örneğin iyi bir mühendis yetiştirmenin gereklerinden farklıdır.

Kuramı da, stajları da klasik müfredattan farklı olan yurttaşlık, yurtseverlik, toplumculuk eğitimi, ABD de dâhil olmak üzere ileri saydığımız birçok ülkenin çeşitli düzey okullarındaki eğitim programlarında mevcuttur.

Ama bizim dededen kalma “okursa tabîi ki yurtsever olur; ya ne olacaktı!...” şeklindeki anlayışımızın gereği olarak bizde yoktur. Daha doğrusu yoktu.

Bu eksikliği giderek daha yoğun biçimde algıladığımda, bir kısmı da arkadaşım olan kimi rektörlere başvurup, “toplumsal sorumluluk” adıyla bir dersin seçmeli olarak müfredat programına konması için kendilerini ikna etmeye çalıştım. Çoğunlukla hak verdiler ama pek harekete geçen olmadı.

Derken Sabancı Üniversitesi’nde (vaktiyle Anadolu Üniversitesi’nde çalışmış olan) Amerikalı bir öğretim görevlisinin, bu dersi üniversitenin zorunlu dersleri arasına dahil ettirmeyi başardığını duydum. Hatta bu öğretim elemanı, çeşitli üniversitelerde konuşmalar düzenleyerek bazılarını ikna da edebildi. Tabîi memnun oldum ama, işin beni düşündüren tarafı, bunu derhal uygulamaya koyanlar arasında benim vaktiyle ikna edemediklerimin de mevcut bulunması idi. İnşallah “kimse kendi köyünde peygamber olmaz” sözünden değil de, benim ikna yeteneğimin noksanlığından ötürüdür.

Neyse, toplumsal sorumluluk dersi, mutlulukla belirteyim ki, orta öğretim kurumlarımızda öncelikli bir kol faaliyeti ve yüksek öğretim kurumlarımızda da, örneğin eğitim fakültelerinde olduğu gibi, sınıf geçme notunu etkileyen zorunlu ders haline geldi. Bundan sonrasının daha da hızlı gelişeceğini umuyorum.

İşte tam bu aşamada, çok önemli gördüğüm iki uyarımı dile getirmek isterim:

Birincisi, üzülerek görüyorum ki toplumsal sorumluluk derslerinin ve projelerinin takdiminde “bu dersin kişisel gelişme için çok önemli olduğu” falan gibi benmerkezci söylemlere başvuruluyor. Yani zımnen şu vurgulanıyor ki, aslında önemli olan toplumsal sorumluluk falan değil, önemli olan sizin kişisel gelişmeniz toplumsal sorumluluk davranışında bulunun ki şahsiyetiniz gelişsin. Ne “toplumsal sorumluluk” ama değil mi?

Biraz da buna bağlı olarak yapmak istediğim ikinci uyarı şu: Toplumsal sorumluluğun temelinde toplumsal idrak ve özveri yatar. “Yaşlılara masal okuduk”, “özürlülere gitar çaldık” diye, insanların temel ihtiyaçlarını dikkate almayan, aç mı, açıkta mı diye bakmadan masal okuyup, şarkı söyleyip toplum hizmeti uyguladığını sanan anlayışla toplumsal sorumluluk gelişmez.

Gitar çalacaksan çal, onunla para topla, git kadıncağızın ilacını al… Yok ne bileyim, odununu kömürünü taşı, elektrik faturasını öde, yemeğini pişir, çamaşırını ütüle. Sana da zor gelen bir şeyler yapmaya çalış. Çalış ki, yalnız iyilik değil, özveri de olsun yaptığın…

 

Yazarın Özgeçmişi

Bu kitabı basılı olarak edinmek için

TOVAK Temsilcisi sıfatıyla sosyal çevrenizde

  etkin olmak ister misiniz?