![]() |
||||||||||||||||
|
Eğitim Efendim, Eğitim Rektörüm Yılmaz Büyükerşen, üniversitenin açılış konuşmasında ele alacağı konu için öneri istemişti. “Eğitime önem vermeyen adamı aradığını anlat” dedim. Ne demek istediğimi anlamak için yüzüme baktı. Devam ettim: “Şu memlekette eğitimin önemli olmadığını söyleyen bir kişiye rastladın mı şimdiye kadar? Demek öyle bir alçağın teki var ki, hem kendini çok iyi gizliyor, hem de herkese rağmen eğitimi tökezletecek kadar da güçlü. O alçağa iyice giydir konuşmanda; ona meydan oku ve onu aradığını söyle!...” Güldü ve öyle yaptı… Gerçekten de kiminle hangi sorunumuzu konuşsanız, iş döner dolaşır eğitime gelir; ve karşınızdaki başını hüzünle iki yana sallayıp “eğitim efendim, eğitim” diye hayıflanarak konuyu bağlar. Şimdi eğitim durumumuza ilişkin sayılar verip canınızı sıkmayayım. Durumu herkes de aşağı yukarı biliyor. Peki, kimdir bunun sorumlusu? Eğitim sorunları gündeme geldiğinde, “vur abalıya” misali, Milli Eğitim Bakanlığı’nı yerden yere çalmak adettendir. Bakanlığı savunmak bana düşmez. Ayrıca yermek gerekirse, bir kitabı da onunla doldurmak mümkün olabilir. Ama doğrusu bu bana biraz “kamuoyu dalkavukluğu” gibi geliyor. Almanya’da bir ev hayvanının bile yıllık maliyeti bin dolar civarında iken, yılda öğrenci başına ortalama 500 Dolar civarında bütçe ile milli eğitim camiamız belki de harikalar yaratıyor. Peki, eğitimin kaynaklarını nasıl arttırabiliriz? Bence bunun üç ana yolu var. Biri kaynakların yanlış kullanılmasını engellemek, diğeri üretim dünyasını eğitimle bağdaşık kılmak ve en önemlisi dersem diğerlerine haksızlık etmiş olabilirim ama, çağdaş teknoloji’nin imkanlarından yararlanarak eğitim sistemini mümkün olan her alanda çok ortamlı hale getirmektir. “Kaynakların yanlış kullanılması” tabirini kimseyi hedefleyerek kullanmadım. Ancak belirli ekonomik girdilerle mümkün olan en yüksek verimi almak, her alanda olduğu gibi eğitim alanında da önemlidir ve okul düzeyinde dahi eğitime bu gözle bakıldığı takdirde küçümsenmeyecek iyileştirmeler yapılması mümkündür. Ama burada asıl ülkemizin eğitim sisteminde dünyaya parmak ısırtacak bir israf üzerinde durmak istiyorum. Bu maddi ve gayrı maddi muhteşem israfın “kod adı” üniversite giriş sınavlarıdır. Yanlış anlaşılmasın, üniversite giriş sınavlarının kendisini eleştirmiyorum. Bu sınavlar bu kadar düzenli ve etkin biçimde yapılmasaydı ülkemizde serî cinayetler bile çıkabilirdi. Benim eleştirdiğim, bu sınavlara sebebiyet veren mantığın kendisidir. Ülkemizde bu sınavlar neden var; yükseköğretim kapasitesi talebi karşılayamadığı için… İyi hoş da, Türkiye’de tüm yükseköğretim bütçesi, üniversiteye hazırlık için toplumun harcadığı kaynaklardan daha az. Yani Türkiye, global olarak bakıldığında, yüksek öğretime sözüm ona ayıramadığı kaynakları yüksek öğretime giriş sınavları için fazlasıyla harcıyor. Hani diyelim ki, İstanbul Boğazı’nın iki yakasından karşıya ulaşım yapacak vapur sayısı, yolcu talebini karşılamıyor. Bizim de vapur alacak paramız yok ama, her nasılsa daha fazla parayı iki yakanın iskelelerinde bekleme salonlarına ve turnikelere harcıyoruz. Bu mantıksızlık doruğunun açtığı maddi ve manevi zararları burada uzun uzadıya anlatacak değilim. Bunu aileler ve adaylar olarak en iyi sizler bilirsiniz. Ama sadece şuna işaret edeyim ki sistemi böyle kurgulamış olmamız, tüm diğer tahribatının dışında bir de ortaöğretim sistemini tüm eğitimsel amaçlarından soyutlayıp sınava hazırlanan gençlerin başına bela olan gereksiz bir eğitim kademesi haline getiriyor. Unutmayalım ki bina, donanım, öğretmen ve öğrenci dâhil olmak üzere eğitim devasa bir sektördür. Bu sektörün birincil görevi elbette öğrencilerin eğitim ve öğretimini sağlamaktır. Ancak eğitimin üretim içinde sağlanabileceği birçok alan mevcuttur. Bunun en somut örneğini üniversitelerin tıp fakültelerinde görmüyor muyuz? Tıp fakültelerinin araştırma hastanelerinde sağlık hizmeti üretmeden eğitim hizmeti üretmek mümkün mü? Bu noktadan hareketle özellikle başta meslekî orta öğretim kurumları olmak üzere eğitim sektörünün muazzam altyapısını küçümsenmeyecek bir kaynak üretkenliği içine sokmak mümkündür. Bunun bir örneğini ülkemiz, “köy enstitüsü” modeli ile başarmış ve kalkınmacı eğitimin dünya çapında dikkate alınacak bir örneğini yaratmıştır. Eğitimde kaynak sorununu çözmemizi mümkün kılacağına inandığım en köklü sistemi sona sakladım. Bu önlem, önceden de belirttiğim gibi, çağdaş teknolojinin olanaklarından yararlanarak eğitim sistemini mümkün olan her alanda çok ortamlı hale getirmektir. Şimdi bu noktayı, Anadolu Üniversitesi’nin bir öğretmen hizmet içi eğitim programı için yazmış olduğum “Eğitim ve Kalkınma” adlı üniteden alıntılarla açıklamaya çalışayım. Türk Eğitim Derneği’nin yaptığı bir araştırmaya göre 2023/24 ders yılında, yani göz açıp kapayıncaya kadar geçecek 15 yıl kadarlık bir süre sonra AB standartlarına sayısal açıdan uygun bir eğitim düzeyine ulaşmamız için rapora göre bugünküne ek olarak yaklaşık 310.000 öğretmen ve öğretim üyesi ile eğitim kademelerine göre yaklaşık 60 milyon m2 dolayında kapalı inşaat alanı gerekiyor. Tabii, donanım hariç. Bunların eğitim bütçesine getireceği ilave yük ise yaklaşık 130 milyar Dolar olarak tahmin edilmiş. Bu hesaba göre Türkiye’nin on beş yıl sonraki milli geliri de herhalde Almanya’nın bugünkü milli geliri kadar olması lazım. Sözünü ettiğimiz tahminleri abartılı bulduğumuzu söylemek istemiyoruz. Bizce bu tahminlerin fazlası yok, eksiği vardır. Ancak eksik ifade edildiğini düşündüğümüz bu tahminler dahi, bu gidişle Türkiye’nin eğitim sorununun çözülemeyeceği anlamına gelmiyor mu? İlk bakışta sorun çözümsüz gibi gözüküyorsa da gerçekler bambaşka. Yalnız Türkiye’nin değil, tüm dünyanın eğitim meselelerini çözümsüz gibi görmemize yol açan en önemli faktör 21. yüzyılın eğitim gereksinmelerini milattan önce 3000’li yılların teknolojisi ile çözmeye kalkmamızdan kaynaklanmaktadır. Bugün kredi kartlarının olmadığı, ATM cihazlarının bulunmadığı, “online bankacılık” hizmetlerinden yararlanılmayan ve tüm hizmetlerin dijital sistemden, web tabanlı içerikten, internet teknolojisinden istifade edilmeksizin sürdürülmeye çalışıldığı bir bankacılık sektörü olsa idi, bugünkü hacim ve kalitede hizmet üretmek için kaç ilave şubeye ve banka personeline ihtiyaç duyulurdu acaba? Bu ihtiyacı karşılamak hiç mümkün olabilir miydi? Bilgisayar ve internet teknolojilerinin açtığı olağanüstü ufukla bugün dağ başında bir çoban banka havalesi yapabilecek, haberleri izleyebilecek, maç seyredebilecek, kumar oynayabilecek ama eğitim göremeyecek. Dolayısıyla işte 15 yıl sonra kaç milyon metrekare okul binasına ihtiyaç duyacağımıza bakıp sorunu çözümsüz zannedeceğiz. Oysa çözüm tüm diğer sektörlerle olduğu gibi eğitimde de, çağdaş teknolojinin tüm olanaklarını tümüyle ve gereğince kullanarak, ürünü bollaştırmaktan, kaliteyi yükseltmekten ve maliyeti düşürmekten geçer. Çağdaş teknolojilerin eğitimde kullanılması çok köklü bir anlayış devrimi gerektireceği için toplumun ve işin garibi eğitim dünyasının buna hazırlıklı olmadığını biliyorum. Bu konuda ileri sürülen itirazlar ise artık ezberimde ve hepsinin de ikna edici yanıtları var. Ne yazık ki sözünü ettiğim tartışma bu kitapçığın kapsamı dışında kalıyor. Ama, başta kullandığım bir ifadeyi genişleterek tekrar edeyim: Çağdaş teknolojinin olanakları eğitime entegre edilmedikçe eğitimde kaynak sorunu çözülemez; kaynak sorunu çözülemeyince eğitim sorunu çözülemez; eğitim sorunu çözülmeden de kalkınma sorunu çözülemez. Yalnız lütfen dikkat ediniz; eğitimden söz ediyorum öğretimden değil. Eğitim, öğretimi kapsar ama öğretimden ibaret sanılmamalıdır. Özet bir deyişle; her okuyan adam olmaz!...
|
|||||||||||||||
|
||||||||||||||||
|
|
||||||||||||||||