![]() |
||||||||||||||||
|
Her Seçkin Aydın mı? Erol Güngör, Paderborn Üniversitesi’nde bir öğrenci idi. O da birçok duyarlı Türk gibi, anayurdun sosyal ve ekonomik koşullarından ötürü üzüntü duyuyordu. Birgün makro ekonomi hocası Profesör Niessen’e bir soru yöneltti: “Hocam, ülkemizde büyük bir işsizlik var, enflasyon oranımız çok yüksek, bunlar gibi birçok olumsuzluklarla karşı karşıyayız. Sizce neler yapmamız lazım?” Hoca, soruyu soruyla yanıtladı: “İlginç, bana son zamanlarda bu tür sorular yönelten Türk öğrenciler artmaya başladı. Almanya’da okuyan üniversite öğrencisi Türk’lerin sayısı ne kadar?” Erol o günkü sayıyla bunun yirmi bin dolayında olduğunu söyledi. Profesör Niessen’in beklediği de buydu. Erol’un sorusuna asıl cevabı şöyle verdi: “İşte sorunuzun cevabı burada; Almanya’da öğrenim gören yirmi bin üniversiteli Türk, gerçekten ister ve çalışırsa, ülkenizde işsizlik de azalır, enflasyon da.” Seçkin, dünyanın maddi ve manevi nimetlerinden çokça yararlanan insandır. Ancak bu ifade, seçkini tanımlamak için değil, seçkinlerin çoğunda görülen ortak bir özelliğe işaret etmek için kullanılmıştır. Nimetlerden yararlanmakla seçkin olmak arasındaki nedensellik ilişkisi de burada önemli değildir. Yani insanın seçkin olduğundan dolayı mı dünya nimetlerinden bolca yararlandığı, yoksa dünya nimetlerinden bolca yararlanmasının mı kendisini seçkin kıldığı, bu yazının amaç ve kapsamı bakımından ikinci plandadır. Öte yandan seçkini seçkin yapan etkenler de çeşitlidir. Bu etken Allah vergisi olabilir. Kendi gayreti olabilir. Ailesinin varlığı olabilir. Ya da ne bileyim, bir kralın lütfu olabilir. Birden fazla etkenin karışımı olabilir. Seçkin olmak iyi midir, kötü müdür, yoksa iyi veya kötü olmaktan bağımsız mıdır? Seçkin olmak, dünya nimetlerinden bolca yararlanma ile paralellik gösterdiğine göre kuşkusuz seçkin yönünden iyidir. Ama bunu toplum yönünden de iyi kılan birincil öge, seçkinin toplumsal sorumluluk sahibi olmasıdır. Seçkinin toplumsal sorumluluk sahibi olması ise kendini başlıca iki biçimde gösterir. Seçkin, eğer toplumsal sorumluluk sahibi ise bir defa, yararlandığı maddi ve manevi dünya nimetlerini nitelik ve nicelik açısından arttırmaya çalışmalıdır. Bir sanat eserini görerek, duyarak, izleyerek ondan seçkinliği ölçüsünde doyum bulan, çağdaş bir taşıt aracı ile gitmek istediği yere süratle ve güvenle ulaşan, televizyonunun düğmesine bastığında, telefonunun tuşlarına dokunduğunda, bilgisayarının başına geçtiğinde birkaç saniye içinde dünya, hatta uzayla bağlantı kuran seçkin ile bunları düşünen, yaratan, üreten geçmiş ve mevcut seçkinler arasında toplumsal yönden fark yok mu? Bunlardan yararlanarak haz duyan ve yaşamını kolaylaştıran bir seçkinin, tabii, kendi bilgi, ilgi ve yetenekleri çerçevesinde, bu nimetlerin niteliğine ve niceliğine katkıda bulunması gerekmez mi? Ben iyi yerde barınabiliyorsam, başkaları da barınabilsin. Ben yeterince tedavi görme şansına sahipsem başkaları da olabilsin. Ben çocuğuma iyi eğitim verebiliyorsam başkaları da verebilsin!... Seçkini, toplumsal seçkin kılan işte bu yaklaşımdır. Yoksa seçkinden topluma ne!... Kaldı ki bu eğilim, seçkin yönünden akılcı bir zorunluluk da taşımaktadır. Çünkü bir toplumun insanları veya kesimleri arasında, dünyanın maddi ve manevi nimetlerinden yararlanma bakımından aşırı farklılıklar varsa, o toplumda seçkin, seçkinliğini doyasıya yaşayamaz. Kendisini rahatsız edecek olumsuzluklar, çirkinlikler, çarpıklıklar, hatta kimi zaman saldırganlık biçiminde hep ve her yerde karşısına dikilir. Seçkin bunların nedenleriyle mücadele etmek yerine bunlarla karşılaşmamaya çalışmayı tercih ederse, sonunda kendini bir anlamda kendi dünyasına mahkûm etmiş olur. Artık onun mahallesi, hastanesi, okulu, plajı, tiyatrosu diğer insanlardan ayrıdır. Ama örneğin, mahkemesi, karakolu, elektrik şebekesi, suyu, ulaşım ağı yine diğerleriyle hemen hemen aynıdır. Dolayısıyla, kendini ne kadar soyutlamaya çalışsa da kaçtığı şeyler bir gün karşısına diyelim ki “kolera salgını” kılığında çıkıverir. Kısacası seçkinin toplumsal sorumluluğu, yalnızca din öğretilerinde de olduğu gibi “iyi ahlâk”ın değil, sahip olması gereken niteliklerden biri olan akılcılığın da gereğidir. Ama ne yazık ki bazı ülkelerde seçkinlerin çoğu akılcı bir “egoistliği” dahi başaramıyor. Yukarıda seçkini aydın kılan niteliklere ve yaklaşımlara uzun uzadıya değindim. Değerli okurlar, işte batı dünyasının gelişmesinin ve bugünkü düzeyine ulaşmasının arkasında yatan önemli unsurlardan biri, batılı seçkinlerin, özellikle de ekonomik gücü elinde tutanların aynı zamanda aydın sorumluluğunu da sergilemiş bulunmalarıdır. Peki, Türkiye’de “aydın” kelimesi neyi çağrıştırır? Bolu’da ayak bastığınız her yerde bir gönüllülük eseri bırakmış iş adamı rahmetli İzzet Baysal mı geliyor aklımıza? Kurduğu vakıf eğitim merkezleri vasıtasıyla her yıl on binlerce insana meslek kazandıran Elginkan ailesi mi aklımıza gelen aydınlardan? Doksanına merdiven dayadığı halde “Türkiye çöl olmasın” diye fakirleşmemizi engellemeye çalışmak için delikanlı gibi didinen “toprak dede”; Hayrettin Karaca gelmez değil mi aklımıza aydın deyince? Aydın deyince aklımıza gelen, yalnız Türkiye’nin değil, dünyanın birçok felaketinden nice canlar kurtaran Nasuh Mahruki ve arkadaşları da değildir, yanlış mı? Peki, kim gelir toplumun aklına aydın deyince? Hadi sayın aklınıza gelenleri. Sayın, ama lütfen şunu da sorun kendi kendinize. Onlara aydın sıfatını yakıştıran nedenler Türkiye’nin refahına ve sosyal adaletine ne katıyor, ne katabilir? Toplumun sahip olması gereken kalkınma ahlakının öğretisini nasıl geliştirebilir? Yoksa bu işlerin yükünü başkaları çekecek de berikiler sadece “aydın”mı olacak? Yani bu toplum, gerçek aydına bu kadar haksızlık yaparsa, gerçek aydın olmanın meşakkatli yollarına kim katlanır Allah aşkına!... Alman Profesör Niessen’in aydın anlayışı tabii, başta Almanya olmak üzere Avrupa’nın aydın anlayışı. İşte zaten ne yazık ki o yüzden ülkemiz “Avrupalı” değil!... Şart olduğunu ben söylemiyorum da, söyleyen “aydın”lar nedenini de görsün!...
|
|||||||||||||||
|
||||||||||||||||
|
|
||||||||||||||||