Diken Battığı Yerden Çıkartılır
 
 
 
 




Demokrasiniz Haftaya Hazır

Ülkemizde demokrasi ve insan hakları düzeyinin kalkınmış ülkeler ayarında olduğunu söylemek zor.

Ama “insan hakları ve demokrasi” öyle aydınlarımızın gönüllerinden geçtiği gibi  “ol” emriyle olmuyor. Bunların somutlaşması, işlerlik kazanması asırlık birikimi olan kültürel altyapıyı saymasak bile, gerekli kaynakların varlığına bağlı. Almanya’da bir hakimin yılda ortalama kaç davaya baktığını ve kişisel gelirinin ne olduğunu, doğu batı birleşmesinden sonra dahi nüfusu Türkiye’ninkinden çok da fazla olmayan bu ülkede adalet ve güvenlik harcamalarının hangi düzeyde seyrettiğini dikkate alıp, bunları bir de ülkemizle karşılaştırırsak bu gerçeği daha somutlaştırmış oluruz.  

Üstelik de, Türkiye’den altı kat daha zengin olan Almanya’nın şu satırların yazıldığı günlerde, yarısından fazlası henüz Alman vatandaşı dahi olmadığı halde, Almanya’da ikamet ettiği için Alman okullarına devam zorunluluğu olan Türkiye göçmenlerine Türkçeyi öğretmeme gerekçesi nedir: “Paramız yok! …”

İnsan hakları ve demokrasinin ekonomik kalkınma ile ilişkisini iki küçük araştırma ile biraz daha somutlaştırayım:

ABD’de bulunan ve ülkeleri özgürlük ölçütlerine göre değerlendiren “the Freedom House” adlı kuruluşun 2006 raporuna bakarak (petrol zengini ülkeler dışında) 84 ülkenin kişi başına yıllık gayrı safi milli hâsılası ile “özgürlük dereceleri” arasında ilişki orta-üst derecede görünüyor. (Pearson korrelasyon katsayısı 0,57)

Ama ilişkiyi daha anlamlı kılan başka bir araştırmamız daha var. O da, bilinen ve tanınan 50 ülkenin Beşeri Kalkınma Endeksi (Human Development Index) ile yine yıllık kişi başına gayri safi milli hâsıla arasındaki ilişki. Bu ilişki ise istatistikçi meslekdaşlar tarafından yüksek olarak nitelendiriliyor. (Pearson korrelasyon katsayısı 0,774)

Bu ilişkinin neden daha anlamlı olduğunu bir iki soru ile irdelemeye çalışalım:

Başta Afrika ülkeleri olmak üzere dünyanın birçok fakir ülkesinden diğerlerine sığınma olayları gerçekleşiyor. Tabiî bunlar sığınma taleplerinde bulunurken “bizim ülkemizde karnımız doymuyor, siz zenginsiniz biz de burada geçinip gidelim diye geldik” demiyorlar. Yalan söylediklerini bile bile pişmiş kelle gibi sırıtarak ülkelerindeki yok politik baskılardan, yok işkencelerden, yok bilmem neden kaçtıklarını ileri sürüyorlar. Peki, bunlar Andora, Bahama, Barbados, Şili, Kosta Rika, Dominik Cumhuriyeti gibi ülkelere sığınıyorlar mı? Hatta Almanya, İngiltere, İspanya, İtalya dururken Polonya’ya, Slovenya’ya, Macaristan’a Slovakya’ya, Uruguay’a sığınanı hiç duydunuz mu?

Oysa kimsenin aklına gidip sığınalım diye gelmeyen bu ülkelerin hepsi the Freedom House değerlendirmelerine göre 2007 yılında, insanların sığınmak için ölümü dahi göze aldığı birçok gelişmiş ülkeden daha “özgür”. Mesela Yunanistan’dan daha özgür, Japonya’dan daha özgür.

Ama “insan hakları ve demokrasi” nin somutlaştığı ve insana yansıdığı, bebek ölüm oranı, ortalama ömür, eğitim ve onun içinde kadın okuryazarlığı, kültür, haberleşme, sosyal güvenlik vb. gibi yaşam kalitesini belirleyen Beşeri Kalkınma Endeksi ölçütlerinde tabiî ki refah ön plana çıkıyor ve  “politik sığınmanın” gerçek adresi kolayca okunuveriyor.

İnsan hakları ve demokrasi ile ekonomik refah arasındaki paralellik, hatta neredeyse özdeşlik ortada iken, aydın denen insanların ülkelerinde ekonomik refahı ve sosyal adaleti sağlamak için ter dökmek yerine, birilerinin sözcülüğüne soyunup, fırından lahmacun ısmarlar gibi “insan hakları ve demokrasi” talep etmelerini ancak “eşeğini dövemeyen semerini döver” özdeyişimizle ifade edebiliyorum.

İnsan hakları ve demokrasi gibi adlarla evrensel sempati çağrıştıran alanlarda, emperyalist parasına dayalı sivil itaatsizlik yaratma projelerine en azından alet olan bu zevattan bir kısmının, söz konusu “saygıdeğer” uğraşlarını “solculuk” veya “sosyalizm” adına yapmaları ise komedinin son perdesidir.

Sen, 14 milyon insanın yoksulluk sınırında yaşadığı, kalacak evi olmadığından köy okulunun sınıfında geceleyen öğretmenlerin odun sobası gazıyla can verdiği, emeklilerin maaş kuyruğunda kalp sektesinden gittiği, minicik çocukların parasızlıktan hastanelerde rehin kaldığı, sigortasız istihdamın kol gezdiği, toplu iş sözleşmelerinin tarihte kaldığı, soyduğu on milyarlarca Dolar’ı halka ödeten batık banka sahiplerinin halâ “muteber insanlar” sıfatıyla ortalıkta dolaştığı, kısacası, bu kitabın başından beri anlatmaya çalıştığım yoksulluk ve adaletsizliklerin hüküm sürdüğü ülkemizde, tüm bunlardan kurtulmamız için emek sarf etmeyi bir kenara bırakıp nasıl uygulanabileceği hiçbir fizibiliteye bağlı olmayan politik taleplerle solculuk yapmış olacaksın. Sevsinler senin solculuğunu !...

Buraya kadar yazdıklarımdan, “ekonomik refah mevcutsa demokrasi ve insan hakları kendiliğinden oluşur” gibi bir iddiada bulunduğum sonucu çıkartılmamalı. Öyle olsaydı petrol zengini Arap ülkeleri de ileri demokratik ülkeler arasında yer alırdı. İşin zor tarafı, demokrasi ve insan haklarının buna uygun olan ve aileden başlayan bir kültürü gerekli kılmasıdır. Açıkça söyleyeyim ki ülkemizde bu kültür var olsa idi, bugünkü maddi koşullarımız altında dahi, daha demokratik ve insan haklarına daha saygılı bir toplum olabilirdik. Yalnız altını çizerek bir daha belirteyim ki, yeterli maddi kaynaklara sahip bulunmayan bir toplumun demokrasi ve insan hakları konusunda alabileceği mesafenin bir sınırı vardır. Başka bir deyişle maddi refah ve bu refahın adil ve dengeli dağılımı, demokrasi ve insan haklarının belki yeterli olmayan, ama zorunlu koşuludur.

Zihinlerde kuşku bırakmasın diye bir noktaya daha açıklık kazandırıp konuyu bağlıyayım: Ekonomik refah ile insan hakları ve demokrasi arasında paralellik ilişkisi var da, acaba sebep-sonuç ilişkisi nasıl? Yani bir toplum varlıklı olduğundan dolayı mı demokratik ve özgür, yoksa özgür ve demokratik olduğundan dolayı mı varlıklı?

Değerli okurlar, keşke ikinci şık geçerli olsaydı da, bunca ekonomik külfete gerek kalmadan, ne bileyim Bangladeş’in, Etiyopya’nın, Sudan’ın anayasasını ve hukuk düzenini değiştirip açlığı, sefaleti yok ediverseydik.

Ama ne yazık ki özellikle son yüzyılların dünya tarihi, ekonomik birikimlerin daha adil bölüşümü için verilen ve önemli bir bölümü kana ve cana mal olan mücadelelerle doludur.

Varlık oluşumunun hak ve özgürlüklerden önce gelmesindeki ekonomik mantık ise o kadar karmaşık değildir. Ekonomik değer yaratmanın üretime, üretimin yatırıma, yatırımın da sermaye birikimine bağlı olduğunu herkes bilir.

Peki, kapitalizmin gelişme tarihinde sermayenin nasıl biriktiğini “insan hakları” şampiyonu aydınlar bilmiyor mu? Bilmiyorlarsa söyleyeyim ki, emeğin hakkı alıkonarak yaratılan “artık değer” kavramı,  bilimsel sosyalistler tarafından ortaya atılmadan çok önce Adam Smith, David Ricardo gibi klasik piyasa ekonomistleri tarafından dahi kabul edilmişti. Ama onlar, eksik rekabet koşullarından doğduğunu düşündükleri bu olgunun tam rekabet şartları altında ortadan kalkacağını ileri sürüyorlardı.

Mümkündür; lâkin tam rekabet koşullarının sosyalist ekonomiden bile daha ütopik olduğunu sıradan bir “iktisada giriş” dersi öğrencisi dahi görebilir.

Sonuçta, sömürülecek yeterince sömürgesi olduğu ve zamanına göre dünyanın başta gelen ekonomik gücü konumunda bulunduğu halde İngiltere’de on iki yaşından küçük çocukların günde on iki saatten fazla çalıştırılması ancak 1910’lu yıllarda yasaklanabilmiştir.

Yirminci yüzyılın sonunda ve yaşamakta olduğumuz çağda hâlâ kalkınmasını gerçekleştirememiş olan ülkelerin “talihsizliği” (!), çağımızın insan hakları ve demokrasiyi yücelten siyasi konjonktüründen ötürü, batılı ülkelerin vaktiyle yapmış olduğu gibi, dünyanın ve kendi ülkesinin halkını açıktan sömürme şansına sahip bulunamadan ekonomik kalkınma evrelerini sağlamak mecburiyetinde olmalarıdır.

Allah’tan da böyledir ama bu, adil bir toplumsal mutluluğun maliyetinin ancak ekonomik kaynaklarla sağlanabileceğini idrak eden “aydın”a çok önemli bir sorumluluk yükler.

Halkın toplum adına (!) sömürülmesi ile sonuçlanan komünizm birinci raundu kaybettiğine ve Alman tipi “sendikal” sosyal demokrasi az gelişmiş ülkelerde fakirliği paylaşmaktan başka bir işe yarayamayacağına göre, sosyal adaleti gözeten üretim ve sosyal piyasa ekonomisi modelleri üzerinde, hem ekonomik gerçeklere hem de ülke koşullarına uygun çözümler üretmek işte bu sorumluluğun odak noktasıdır.

Somutlaştırmak gerekiyorsa bunun ilk çırpıda sayılabilecek araçları, dürüst ve etkin kooperatifleşmeler, küçük ve orta ölçekli işletmelerin başarılı biçimde ekonomiye hâkim kılınması, yüksek teknoloji sayesinde girişimciliğin tabana yayılması, gerçek anlamda çok ortaklı şirketlerin geliştirilmesi ve menkul kıymetler borsasının mali yatırımdan çok reel yatırım aracı haline gelmesine çalışılması gibi şeylerdir.

Ülkemizde insan hakları ve demokrasiyi geliştirmek isteyen aydınlar, hele bir de kendini “solda” tanımlıyorsa, “sol birleşsin” falan gibi, birleşip de ne yapacağı belli olmayan ve bir de üstelik sola samimiyetle inananları hüsrana uğratacağı aşikâr olan içi boş söylemler yerine, sosyal adaletçi kalkınma projeleri üzerinde uğraşsalar, hatta ileri sürdükleri çözümlerin uygulanma kabiliyetini küçük dahi olsa örnek projeleri hayata geçirerek kanıtlasalar daha dürüst ve anlamlı bir iş yapmış olmazlar mı?

Düşündüğüm şeye bakın; aydın dediğin insan “köy öğretmeni” mi ki böyle “banal” işlerle uğraşsın !...

 

 

Yazarın Özgeçmişi

Bu kitabı basılı olarak edinmek için

TOVAK Temsilcisi sıfatıyla sosyal çevrenizde

  etkin olmak ister misiniz?