Diken Battığı Yerden Çıkartılır
 
 
 
 




Borçistan

Borçlanmak, gereksinmelerin kaynaklara karşı fazlalığını, belirli bir vadede geri vermek koşulu ile başkalarının tasarruf ettiği kaynaklardan sağlama işlemidir.

Üretme ya da gelir yaratma gücünüzü arttırmak için, yatırım amacıyla kullanılacaksa, geri ödeme kabiliyetinizin çerçevesini aşmayacaksa, hele özellikle sizi borç verenlerin hakimiyeti altına sokmayacaksa borçlanmakta sakınca yoktur.

Aksi halde borçlanma insanların da, ailelerin de, şirketlerin de, devletlerin de sonunu getirebilir. John Perkins adlı bir Amerikalının dilimize “Bir Ekonomi Tetikçisi’nin İtirafları” adıyla çevrilen kitabını okuma fırsatını bulabilirseniz, sözünü ettiğim tehlikeyi bir “korku filmi” gibi izleyebilirsiniz.

Bu tehlikeyi taşıyan borçlanmanın en sefil biçimi ise, hak edilmeyen bir tüketimin rahatlığını yaşamak için yapılanıdır. “Çalışmadan, yorulmadan, öğrenmeden rahat yaşama yollarını alışkanlık haline getirmiş milletler önce haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini kaybetmeye mahkûm’dur” diyen Atatürk’ümüz işte bu durumu kastediyordu.

Peki, tarihte bu duruma düşmüş toplumlar var mı? Evet, var ve maalesef bunlardan biri de biziz.

Prof. Dr. Emre Kongar’ın “Tarihimizle Yüzleşmek” adlı eserinden alıntılarla bunu sizlere hatırlatmaya çalışayım. Prof. Kongar, bu kitapçık yazılırken Milli Eğitim Bakanlığı görevinde bulunan Doç. Dr. Hüseyin Çelik’in 2000 yılı bütçesini, o zamanki DYP milletvekili sıfatı ile eleştirirken, Osmanlı İmparatorluğu’nda dış borç sürecinin nasıl başladığını ibret olsun diye anlattığını vurguluyor ve şu alıntıları veriyor:

“Osmanlı Devleti, 19. asrın başına kadar kesinlikle dış borç almadan devam etmiştir. İlk defa, 1828’deki Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra yapılan anlaşma gereği, Osmanlı Devleti, Rusya’ya çok ciddi bir maddi tazminat ödemek zorunda kalmıştır; bundan dolayı da para bulması gerekmektedir. Bunu fırsat bilen İngiliz ve Fransız sermayedarlar hemen devreye girerek, Osmanlı Devleti’ni borçlandırmak için özel bir gayret içerisine girmişlerdir.

“Osmanlı Devleti’nin borçlanma serüvenini anlatan İngiliz diplomat David Urquhart der ki: Osmanlı Devleti’ni borçlandırma görevi bana verildi. İngiliz sermayedarlarının ve İngiliz hükümetinin bana verdiği talimat şu şekildeydi: Mutlak surette İstanbul’a git ve sana teklif ettiğimiz borçları, Osmanlı Devleti’ne, yöneticilerine kabul ettir. İstanbul’a geldim. O gün, maliyeden sorumlu olan nazır Akif Paşa’ydı. Ben, çok ısrar ettim; Osmanlı Devleti’nin büyük bir tazminat ödemek zorunda kaldığını ve kendilerine dış borç vermek istediğimizi söyledim. Akif Paşa bana dedi ki: Ben, böyle tarihi ve milli bir felaket karşısında, sizin uzattığınız borcu almayacağım. Ben, halkıma müracaat edeceğim, halkımdan fedakârlık isteyeceğim; ama, size borçlanmayacağım. Ben, halkımın etiyle, dişiyle, tırnağıyla kazandığı paraları size faiz olarak ödeyemem. Benim dinim, benden sonraki nesilleri borçlandırmayı men etmiştir, dedi ve kesin bir dille reddetti.”

“David Urquhart daha sonra, Osmanlıları, Türkleri tanıdıktan sonra, çok ciddi ve gerçekten samimi bir Türk dostu olmuştur. İngiltere’de Türkofiller denilen bir grup vardır; bunların başını çeker ve kendisi Foreign Affairs Committee adı altında, İngiltere’de 21 şubesi olan Türk dostu komiteler kurar ve David Urquhart Sultan Abdülmecit’ten başlamak üzere, Sultan Abdülaziz’e ve Sultan Abdülhamit’e mektuplar yazarak Osmanlı Devleti’nin dış borçlanmasının ne tür mahzurlar içerdiğini uzun uzadıya anlatır.”

“Sultan Abdülaziz’e gönderdiği 46 sayfalık bir mektupta, ‘majesteleri, işte, ilk defa dış borcu ben getirdim, teklif ettim ve bu şekilde reddedildi; ama, daha sonraki sizin vezirleriniz, bu uzatılan dış borcu adeta ulufe zannettiler ve borç aldılar; borcu ödemek için yine borç aldılar; borç faizlerini ödemek için yine borç aldılar ve Osmanlı Devleti’nin borçlarından dolayı, majesteleri, sizin şu anda Avrupa’daki pazarlık gücünüz sıfıra inmiştir. Avrupa ülkeleri karşısında başınız dik bir şekilde dünya sahnesinde kalmak istiyorsanız, kendinizi bu dış borç belasından kurtarın’ diye, özellikle uzun uzadıya ısrar eder.”

Ama David Urquhart’ı dinleyen olmaz. İlk borç 1854 yılında 2,57 milyon Osmanlı Lirası olarak alınır. Böylece başlayan dış borç sarmalı ya eski borçların ödenmesi ya da savaşların ve yenilgilerin finansmanı için artarak devam eder ve 1881 yılına ulaşıldığında 237 milyon Osmanlı Lirası’na ulaşır.

Daha 1865’te borçlarının faizini dahi ödeyemeyecek duruma gelen Osmanlı İmparatorluğu nihayet 1881’de iflas eder ve batılı alacaklılar, devletin her türlü gelirlerine doğrudan el koymayı mümkün kılan Düyun-u Umumiye’yi (Borçlar İdaresi) kurarlar.

Gerisini yine Emre Kongar Hoca’dan dinleyelim:

“Muharrem Kararnamesi’nin yayınlanma tarihi olan 1881’den Birinci Dünya Savaşı’nın sonu olan 1918’e kadar geçen 37 yıl boyunca Osmanlı’nın yaşama nedeni İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya arasında ‘Doğu Sorunu’’nun nasıl çözüleceği, yani imparatorluğun nasıl bölüneceği konusunda bir anlaşmaya varılamamış olmasıdır. İmparatorluk Kırım Savaşı sırasında ilk borcun alınmasından 27 yıl sonra iflas etmiş ve çökmüş, ekonomik olarak işgal edilmiş, bu çöküşten 37 yıl sonra da Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminde askerî olarak işgal edilmiştir.”

Demek ki devletin can çekişmesi 64 yıl sürmüştür ve Kongar’ın vurguladığına göre 64 yıl yaşayabilmesini de kendisini paylaşmak isteyenlerin aralarında anlaşamamalarına borçluyuz.

Değerli okurlarım bu borçlar bağımsızlık savaşından sonra Cumhuriyet’imizin de peşini bırakmadı. Ali Naci Karacan’ nın Lozan adlı eserini okuma fırsatınız olursa göreceksiniz ki, Lozan görüşmelerinin en can alıcı, en dirençli konularından biri Osmanlı borçlarıydı. Pazarlık ettiğimiz işgalci ülkelerin gözünde parasal menfaatleri, verebilecekleri bir yığın siyasi tavizin dahi önüne geçti.

Büyük ve sinir bozucu pazarlıklar sonunda genç Cumhuriyetimiz, Osmanlı borçları olarak mutabık kalınan miktarın, bizim topraklarımıza düşen payı diye nitelendirdiğimiz yaklaşık %65’ini üstlenmek zorunda kaldı. O yoksul halimizle yüklendiğimiz mirası ödeye ödeye ancak 1954 yılında bitirebildik. O tarihlerden sonra yaklaşık 20 yıl kadar nispeten ılımlı giden borçlanma durumumuz, 1980’li yıllarda yeniden azgınlaştı.

Önce kamu açıklarının finansmanı amacı ile iç borçlar şaha kalktı. Devlete vergi vermeyen zenginlerimiz, Osmanlı dönemindeki bankerler gibi fahiş faizle devlete borç vermekten geri durmadılar. Hatta o kadar ki, bir aralar aklı başında saydığımız nice şirketlerin bile ana gelir kalemleri, normal işletme faaliyetlerinden değil, devlete verilen borçların faiz gelirlerinden oluşuyordu.

Ama Osmanlı devrini andıran borç sarmalı, ne yazık ki asıl dış borçlarda kendini göstermeye başladı. Öyle ki 1990 yılına yaklaşırken dış borcumuz 80 Milyar Dolar’ı bulmuştu. Beterin beteri ise, 2007 yılında 220 Milyar Dolar civarına yükselen dış borçla dünya sıralamasında 5’ncilik ve dış borçların milli gelire oranı bakımından 4’ncülük sırasına yerleşmemiz oldu.

Nedir bunun sebepleri?

Birincisi, dış borcumuzu ve faizlerini ancak yeni dış borçlarla ödeyebiliyoruz. Buna bağlı olarak ikincisi, dış dünyaya sattıklarımızla, yani ihracatımızla dış dünyadan aldıklarımız, yani ithalatımız arasında bizim çapımıza göre muazzam bir açık var. 2007 Eylül ayında yıllık açığımız yaklaşık 70 Milyar Dolar ile milli gelirimizin yine yaklaşık %20’sine ulaştı. Yani, 2005 yılında Japonya’nın dış ticaret fazlasına biz 2007 yılında dış ticaret açığı olarak ulaştık; ne mutlu Türk’üm  diyene !.. 

Peki, bu bozuk tabloya rağmen dış borçlarımızı ve faizlerini zamanında ödeyebiliyor muyuz? Evet, hatta bunun üzerine bir de 100 Milyar Dolar civarında döviz rezervimiz var.

Bunu sağlayan dâhiyane (!) buluş ise, doların Türk Lirası karşısında değerini sabit tutan ve bunu yapmak için de Türk Lirası’na dünyanın ikinci yüksek faizini veren parasal politikamızdır.

Değerli okurlar, 25 Ağustos 2007 tarihli Radikal gazetesinden kısaltarak bu acı gerçeğin mekanizmasını sizlere sunayım:

“Yukiko İkebe, Japonya’da ‘carry trade’ yaparak para kazanan ve bu alanda günlük işlem hacmini 15 Milyar Dolar’a ulaştıran ev kadınlarından biri. ‘Carry trade’cilerin işi, yıllık %0,5 ile faizin en düşük olduğu Japonya’daki bankalardan aldığı krediyi Dolar’a çevirip daha sonra dünyada en yüksek faizin hangi ülke olduğunu aramak. Bu konuda kısa bir araştırma ile karşılarına çıkan ülkelerin başında Türkiye geliyor.

Para önce Japonya’da Dolar’a çevriliyor, o Dolarda Türkiye’ye transfer edilip Türk Lirası’na çevriliyor. Bu parayla da Türkiye’nin yüksek faizli hazine kâğıtlarına yatırım yapılıyor. Aralarında milyonlarca ev kadınının da bulunduğu ‘Carry trade’ciler vade sonunda hazine kâğıtlarını satıp ‘kazandığımız yeter’ derlerse dolara, ardından da Japon Yen’ine dönüyorlar. Borçlandıkları parayı da faiziyle bankalarına ödeyip farkı ceplerine atıyorlar.”

Borçlanma ile ilgili olarak ancak şeytanın aklına gelebilecek bir noktaya da değinmeden geçmeyelim: Ülkemizde kamu kesiminin (Türkiye’nin değil, sadece kamu kesiminin) dış borcu Aralık 2002’de 86 Milyar Dolar iken, Aralık 2006’da 84 Milyar Dolar. Yani en azından artmamış. Oysa kamunun iç borcu Mayıs 2003 yılında 94 Milyar Dolar iken 105 Milyar Dolar artışla Mayıs 2007’de 199 Milyar Dolar’a çıkmış.

Bakın, nasıl olmuş: Ülkemizde özel dış borçlar, Aralık 2002’de 44 Milyar Dolar iken, Aralık 2006’da 94 Milyar Dolar ile 138 Milyar Dolar’a yükselmiş. Peki, dış borç alan özel kesim ne yapmış? Yaklaşık %2,5 faizle almış olduğu dış borcu Türk Lirası’na çevirip, yaklaşık %17 faizle iç borç kılığında devlete ödünç vermiş. Şimdi Türk bankalarının birbiri ardına neden yabancı bankalar tarafından satın alındığı anlaşıldı mı?

Sıra gelmişken döviz rezervimizin varlığını kısmen borçlu olduğumuz yabancı sermaye yatırımlarına da değinmek için sözü Milliyet Gazetesi’ndeki yazısı ile Güngör Uras’a bırakalım:

“Geçen yıl Türkiye’ye 19,9 Milyar Dolar doğrudan yabancı sermaye girişi oldu. Bu sayede döviz açığımızı kapattık. (Ama) yabancı sermaye yatırım yapmaya değil, satın almaya geliyor. (Zira) 2006 yılında giren 19,9 Milyar Dolar yabancı sermayeden imalat sanayisine giden paranın sadece 1,3 Milyar Dolar olduğu anlaşılıyor.”

Yani yabancı sermayenin girişi, ülkemizde yeni bir yatırım yaratmıyor; sadece mevcut bir yatırımın sahibinin yerli değil artık yabancı olmasını sağlıyor.

Üstelik de bu el değiştirme en çok hangi alanlarda gerçekleşiyor biliyor musunuz? Bankacılık, telekomünikasyon, perakende ticaret…

İşte özel kesimin gırtlağına kadar krediye doymasının, kredi kartı vb. gibi kişisel borçların beş, altı yıl içinde on misli yükselerek yaklaşık 80 Milyar Dolar’a fırlamasının, birbirinin ardına açılan alışveriş merkezlerinin, kısaca “işportacının elindeki cep telefonunun” ve “garsonun cebindeki Marlboro sigarasının” esrarı bu… Buyursun öğünebilen öğünsün!...

Bu trajedinin son perdesi ise, akıl hocamız IMF’nin, Türkiye’ye “döviz rezervi” koşulunu getirmesidir. Bu satırların yazıldığı sıralarda yıllık dış ticaret açığı 70 Milyar Dolar’a yaklaşan ülkemizde, haraç mezat kamu mülkü satarak, en kritik alanlara yabancı spekülatörleri buyur ederek, ülkemizi buluttan nem kapmaya hazır sıcak paranın spekülasyon cennetine çevirerek ve dünyanın en ağır faizi ile borçlanarak yüksek tutulması gereken döviz rezervinin tek amacı; Türkiye’ye “bir hal olursa”, yabancı spekülatörlerin kılına bile zarar gelmemesini garanti altına alabilmek.

Yani sözüm ona ekonomimizin düzelmesi için aklına başvurduğumuz IMF’nin ne tüketim, ne ithalat, ne de faiz çılgınlığı umurunda!...

Ama “işportacının elinde bile cep telefonu”, “garsonun cebinde bile Marlboro sigarası” olduğu ile öğünen kafa, bunun bir adım ötesinin, “Düyun-u Umumiye” olduğunu nereden bilsin! Bilse de umurunda mı?

 

Yazarın Özgeçmişi

Bu kitabı basılı olarak edinmek için

TOVAK Temsilcisi sıfatıyla sosyal çevrenizde

  etkin olmak ister misiniz?