Diken Battığı Yerden Çıkartılır
 
 
 
 




Adaletsizlik Ve Dengesizlik

Süregelen bu yoksulluğa karşın ülkemizde bireysel refahın, hatta lüks tüketimin sıkça görüldüğünde de elbette gerçek payı vardır ama, ne yazık ki bu gerçek, ülkemizin varsıllığını değil, yoksulluk yanında bir de adaletsizliğini ve dengesizliğini göstermektedir.

Sıkça söylediğimiz gibi ülkemizde yaklaşık Norveç nüfusu kadar sayıda insan, ortalama bir Norveçlinin gelir şartlarıyla, bir o kadar insan da neredeyse Bangladeş ortalamasının gelir şartlarıyla yaşamaktadır. Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2005 yılı rakamları ile belirtirsek ülkemizde en zengin %5 nüfusumuz, en yoksul %5 nüfusumuzun yaklaşık 24 katı gelire sahiptir.

Yine aynı kurumun rakamlarına göre 2005 yılı itibariyle ülkemizde yaklaşık 600.000 kişi açlık sınırının ve 14.500.000 kişi ile yaklaşık %20 nüfusumuz yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır.

Bu dengesizlik elbette bölgeler arasında da mevcuttur. Herkesin bildiği gibi batıdan doğuya ve güneydoğuya gidildikçe gelişmişlik düzeyi azalmakta ve insanda neredeyse farklı bir ülkeye varıldığı duygusunu uyandırmaktadır.

“Herkesin bildiği gibi” dedim ama, yine de bazı çarpıcı örnekler vermeden geçemeyeceğim. Devlet Planlama Teşkilatının 2003 tarihli bir araştırmasına göre; okuryazarlık oranı Eskişehir’de %93, Ağrı’da %68. Bu oran, kadınlarda sırası ile %89’a karşı %52.

Eskişehir’de 10.000 kişiye düşen hekim sayısı 15,9, Ağrı’da 2,4. Yine 10.000 kişiye düşen hastane yatağı Eskişehir’de 41,2, Ağrı’da 5,3.

Eskişehir’de 10.000 kişiye 1483 motorlu kara taşıma aracı düşerken bu sayı Ağrı’da 148. Kişi başına yıllık Kws elektrik tüketimi Kocaeli’de 4,7, Ağrı’da ise 0,4. Ağrı’nın kişi başına yıllık geliri de Kocaeli’dekinin yaklaşık sekizde biri. İşte memleketimizden dengesizlik manzaralarının bir kısmı…

Kişisel gelir ve bölgesel gelişmişlik düzeyi bakımdan ülkemizde görülen dengesizliğe bir de toplumsal diyebileceğimiz mal ve hizmetlerle,  özel mal ve hizmetler arasındaki dengesizliği ekleyelim.

Bilindiği gibi, özel malların kişilere yeterince yarar sağlaması, onlara belirli bir karışımla eşlik etmesi gereken toplumsal mal ve hizmetlerin varlığına ve kifayetine bağlıdır. Örneğin otomobil, onun sahibi olan kişi için özel bir mal sayılabilir, ama kişilerin olan otomobiller, kimsenin ve dolayısıyla herkesin olan yollar yoksa nasıl işlesin ve kişilere nasıl hizmet verebilsin.

Bunun gibi köprüler, barajlar, demiryolları, hava alanları, okullar, hastaneler, adalet ve güvenlik sistemleri, parklar, spor alanları, çöp toplama şebekeleri toplu ve uygar bir yaşam için özel mallara mutlaka yeterli oranda eşlik etmesi gereken toplumsal mal ve hizmetlere örnek gösterilebilir.

Toplumun bu yöndeki idraki yeterli değilse o zaman o toplumu oluşturan bireyler, bu tür mal ve hizmetleri üretmek için gerekli olan kaynakları bu mal ve hizmetlere ayırmaz.

Ne yapar? Habire özel mallarının tür ve miktarını arttırır. İşin bir yerde tıkandığını gördüğünde de toplumsal malları, bunları sağlamanın en pahalı şekli olan özel biçimde temin etmeye çalışır.

Örneğin evine bir sürü elektrikli araç alır. Ama bakar ki elektrik yetmiyor, uygar ülkelerde olduğu gibi barajları, santralleri geliştirmek yerine, tutar kendine bir jeneratör edinir.

İşte bu dengesizlik, aslında göreceli biçimde yoksul olan ülkeyi daha da yoksul hale getirir. Çünkü, bir yandan özel malları yeterli olmayan düşük gelir grupları zaten yoksulluk içindeyken, özel malları yeterli, hatta o topluma göre dengesiz biçimde yeterli olanlar da varlıklarının yararını ve doyumunu gereğince yaşayamazlar.

Kırk yıl önce bu ülkeden göç etmiş Avrupalı Türklerin, özellikle birinci kuşağın, her türlü özlemlerine karşın ülkeye dönmeyişlerinin bir nedeni budur.

Çünkü, hemen hemen her biri yeterince özel mala sahip bulundukları halde yani evleri, yazlıkları, dükkânları, arabaları olduğu halde, geri döndüklerinde arızasız çalışan su şebekesi, güvenecekleri bir sağlık kurumu, çocukları, torunları için yeterli eğitim, düzenli işleyen bir trafik ve toplu taşıma sistemi, güvenecekleri bir adalet mekanizması bulamayacaklar. Bunların varlığını kırk yıl yaşamışken niye dönüp de yokluğunu yaşasınlar!

Özel mallara ve hizmetlere eşlik eden ve dolayısıyla onların istifade değerini arttıran kamu mal ve hizmetleri, tabii ki kamusal harcamalarla finanse edilir. Kamu maliyesinin günümüze kadar geçerliliğini koruyan bir kuralı olarak da ülkeler sanayileştikçe ve kalkındıkça, kamu harcamalarının toplam harcamalar, yani diğer bir bakışla milli gelir içindeki payı artmaktadır.

Bu konuda yapılan bir araştırmaya göre günümüzün en zengin 13 ülkesinde 1920 yılında ortalama %19 oranında olan bu pay, 1990 yılında %43 oranına yükselmiştir. Böyle olması da doğaldır, çünkü ülkeler kalkındıkça ve uygarlaştıkça eğitim, sağlık, adalet, güvenli, ulaşım gibi kamusal veya yarı kamusal mal ve hizmetlerin toplumsal biçimde karşılanması ihtiyacı artmaktadır.

Bunu güncel açıdan destekleyen bir veri olarak Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu’nun OECD raporları ve 2007 yılı Türkiye bütçe hedeflerine göre yaptığı bir çalışmada ise kamu harcamalarının Gayri Safi Yurt İçi Hasıla’daki yüzde payının OECD ortalaması %41 dolayında gözükmektedir. Ama bu oran Türkiye için %32’dir. Üstelik toplumsal mal ve hizmet finansmanı bakımından hiçbir anlam ifade etmeyen faiz harcamaları düşüldüğünde bu oran %24’e inmektedir. Hele kayıt dışı sektörünün ağırlığı bilinen ülkemizde, bu oranın dahi gerçeği ifade etmekten uzak olduğunu da akıldan çıkartmamamız gerekir. Tabii kamu harcamalarının etkin ve dürüst biçimde yapıldığını da iddia ediyor değilim.

Ülkemizde bu düzeylerde sürünen kamu harcamalarının milli gelire oranı Danimarka’da %56, İsveç’te %58.

İstanbul’un, (tabii özel mallar satan) dünya çapında bir alışveriş merkezinden (tabii özel) arabamızla (tabii kamusal) yola çıktığımızda, ani bir kalp krizi geçirirsek yürümeyen trafiğe, olmayan ya da olsa da gelmeyen ambulansa, bulunmayan hekime, kifayetsiz hastaneye hayıflanmakta biraz geç kalmaz mıyız?

Kamu Malı/ Özel Mal dengesizliğinin hikâyesi daha bitmedi. Birbirinin içinden çıkan tahta Rus bebeği “Matruşka” gibi dengesizlik içinden dengesizlik çıkıyor.

Sağlıklı bir ekonomide kamu harcamalarının kamu gelirleri ile karşılanması esastır. Kamu gelirleri ise pratikte vergi demektir. Ama milletimiz vergi vermiyor ki !.. Dünya Bankası’nın 2000 yılı Dünya Gelişmişlik Raporu’na göre vergi gelirlerinin milli gelire oranı İngiltere’de %33,5, Fransa’da %39,2, Hollanda’da %42,7, Belçika’da %43, Türkiye’de ise %15,2. Kayıt dışı ekonominin varlığından ötürü bu oranın gerçekte daha da düşük, belki örneğin %10 dolayında olabileceğini de unutmayalım.

Bu kadarla kalsa yine iyi! Ülkemizde vergi gelirlerinin büyük bir bölümü vergi türlerinin en adaletsiz biçimi olan dolaylı vergilerden oluşmaktadır. Dolaylı vergiler adaletsizdir. Çünkü, yükümlünün ödeme gücüne göre ayarlanma kabiliyeti çok zayıftır. Örneğin şişe suyundaki katma değer vergisini (dolaylı vergidir) milyarder de, sakat bir yoksul da aynı oranda öder. İşte bu vergilerin toplam vergi gelirlerimiz içindeki payı, 1994’teki zaten yüksek olan %50 dolayındaki düzeyinden 2005 yılında %70’lere ulaşmıştır. Yani devletimiz, yurttaşlar gelirleri üzerinden vergi vermeye yanaşmadıkları için onları harcarken yakalamaya çalışmaktadır.

Bu halin vergi adaleti dışındaki olumsuz diğer bir etkisini de 3 Kasım 2006 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde Ercan Kumcu şöyle anlatıyor. “Gelir gelirdir diyerek konuyu hafife alamayız. Aslında harcamalar üzerinden alınan vergilerin arttırılmasıyla, vergi kaçağı hem dolaylı hem de doğrudan vergilerde teşvik edilmektedir. Sattığını inkâr eden tüccar gelirini de inkâr edebilmektedir. Harcamalar üzerinden alınan dolaylı vergiler fiyat pazarlığının bir parçası haline gelmektedir.”

Değerli okurlar; insana “artık bu kadarı da olmaz” dedirtecek son bir “Matruşka”yı da huzurunuza çıkartayım: Toplam vergi gelirleri içinde zaten devede kulak sayılabilecek gelir vergilerinin neredeyse %90 dolayındaki bölümü “stopaj” yoluyla alınan gelirlerden oluşuyor. Yani vergi yükümlüsünün geliri maaş veya ücret olduğu için zaten vergi kaçırması mümkün değil. Yani bir kaçırabilse onu da alabilene aşk olsun.

Gerçi, çalışan esasen net gelirine baktığı için o vergiyi aslında işverenin ödediğini söyleyebiliriz. Ama işveren elbette kâr ediyor ki adam çalıştırıyor. Kâr ettiğine göre de herhalde vergi ödüyordur değil mi?

Ödüyor, ödüyor… 19.03.2007 tarihli Radikal Gazetesi’nin yayınladığı tabloya göre, ülkemizde 2006 yılında tüm maaşlı ve ücretlilerin ortalama aylık vergisi 175 YTL olduğu halde, ülkemizin en varlıklı kesimini oluşturan beyannameye tabi yükümlülerin aylık gelir vergisi ortalaması sadece 184 YTL.

Biraz daha ayrıntı vereyim; örneğin kuyumcuların vergisi ortalama 132 YTL. Deri imalatçılarının 100 YTL. Seyahat ve turizm işletmecilerinin 76 YTL. Ayakkabı imalatçılarının 75 YTL. Yani bunları görünce insanın üzüntüden yediği lokma gırtlağına takılmaz mı?

Şu noktaya kadar maddi boyutlarda ele aldığımız dengesizliğe, son olarak bir de kültürel dengesizliği ekleyelim.

Bir ülkede yurttaşların birbirine yakınlık duyması, hiç değilse birlikteliklerinin bir diğerini rahatsız etmemesi, başkalarını ‘bizden biri’ gibi görmelerine bağlıdır. ‘Bizden biri’lik veya ‘bizden aykırı’lık ise büyük ölçüde dil, giyim, beğeni, gelenek ve sair kültürel unsurlar vasıtasıyla algılanır.

Bu unsurlar bakımından toplumumuz arasında, önce açıkladığımız maddi dengesizlikten ötürü zaten maalesef önemli bir farklılık doğmuştur.

Ancak bu farklılık en hafif deyimiyle dikkatsizlik, daha ağır sözlerle idrak ve saygı noksanlığı dolayısıyla uçurum boyutlarına yükselmiştir. Bugün insanlarımızın bir bölümü cenazelerini tekbirle bir bölümü alkışla kaldırır hale gelmiştir.

Eğitim ortalaması 4 yıl dolayında olan ülkemizde, biraz abartarak söyleyelim, İngilizce bilmeyenlerin neredeyse aç kalacağı lokantalar mevcuttur. Bırakın giyim mağazalarını, anahtarcı, oto tamircisi, kırtasiyeci gibi moda ile alakalı olmayan iş yerlerinde bile, İngilizce dükkân ismi koymak, ‘biz daha iyiyiz’ demekle eş anlamlı tutulmaktadır. İşin garibi, sıradan vatandaşın bir kelimesini bile anlayamayacağı bu tabelâlar, ‘ne mutlu Türküm diyene’ gibi vecizelerle yan yana yer almaktadır.

Daha da kötüsü, dil, giyim kuşam, tavır gibi unsurlar bakımından farklılıklar, siyasi görüş farklılıkların üniforması biçimine dönüşmüştür. Bir toplumun bireyleri arasında kültürel yönden bu denli bir uçurum doğmuşsa ve üstelik kültürel farklılıklar, siyasi görüş ve yaklaşımlar arasındaki farklılıklarla da özdeş hale gelmişse, o toplumda insanların birbirini anlamakta ve birbirine yaklaşmakta, diğerini ‘bizden biri’ gibi görmekte ne kadar güçlük çekeceği ortadadır.

 

Yazarın Özgeçmişi

Bu kitabı basılı olarak edinmek için

TOVAK Temsilcisi sıfatıyla sosyal çevrenizde

  etkin olmak ister misiniz?