Diken Battığı Yerden Çıkartılır
 
 
 
 




Yoksulluk, Savurganlık

Geçen bölümde dolaylı bir anlatımla, ülkemizin başına bela olan sorunların nedenini yoksulluğumuza ve dengesizliğimize bağlamıştım. Gerçi onun da nedenlerini ayrıca ele alacağım; ama yoksulluğumuzu ve dengesizliğimizi okurların gözünde biraz somutlaştırmak istiyorum.

Bunu yaparken tabii istatistikî bilgilere de başvuracağım. Yalnız, bu kitabın akademik bir eser olma iddiası taşımadığını da değerli okurlara hatırlatmak isterim. O nedenle sunduğum bilgilere sık sık dipnotlar verip ifade akışını kesintiye uğratmamayı tercih ettim.

Bir ülkenin refah düzeyi hakkında kestirme fikir veren ölçütlerden biri yıllık kişi başına milli gelirdir. Bu sayı 2005 yılında Türkiye için yaklaşık 5000 Dolar’dır. Kişi başına milli gelir ölçüsü bakımından dünya ülkeleri arasında 65’inci sıradayız. Aklımızda “zengin”, hatta “hali vakti yerinde” diye kalan ülkeleri şöyle bir sıralarsak 65’inci sıranın ne kadar gerilerde kaldığını daha iyi anlarız.

2005 Yılında kişi başına milli gelirimiz Fransa’nınkinin ve Japonya’nınkinin %14’ü, İrlanda’nınkinin %12’si,  Portekiz’inkinin %29’u, İspanya’nınkinin %19’uydu.

Diyeceksiniz ki bunlar zengin ülkeler, bunlara yetişmek için zaman lazım. Peki, ne kadar zaman lazım? Otuz beş yıl önce, yani 1970 yılında kişi başına yıllık milli gelirimiz Fransa’nınkinin %18’i, Japonya’nınkinin %26’sı, İrlanda’nınkinin %33’ü Portekiz’inkinin %57’si, İspanya’nınkinin %43’ü idi. Yani bu ülkeler otuz beş yıl önce de bizden zengindi, ama bu süre zarfında aradaki makas kapanacağına açıldı.

Otuz beş yıl önce gelişmekte olan ülke sınıfında sayabileceğimiz kimileri ise iyice önümüze geçti. Örneğin kişi başına yıllık milli gelirimiz 1970 yılında Hong Kong’un ve Singapur’unkinin yarısından fazla iken,  2005’de sırasıyla dörtte birine ve beşte birine düştü. Aynı yıllar itibariyle Güney Kore’ninkinin iki katı iken, üçte birine düştü.

Bu arada, yıllık kişi başına milli gelirimizin 5000 Dolar dolayında görünmesine de çok aldanmayalım. Çünkü, 2001 yılından bu yana doların değerine yapılan ve ileride ülkemiz için ifade ettiği anlam üzerinde duracağımız “vahim”  müdahaleler sayesinde, doların Türk Lirası karşısındaki değeri suni olarak düşük tutulmakta ve böylece milli gelirimiz sanki şahlanmış gibi görünmektedir.

Nitekim bu hesaba göre 2001 yılında 2134 Dolar olan yıllık kişi başına milli gelirimiz, 2007 yılı tahminlerine göre 5559 Dolara fırlamış olacaktır ki, bu altı yıl için ortalama % 17 dolayında bir artış ifade eder. Oysa satın alma gücüne göre yine dolar bazında düzenlenen hesaplamada, söz konusu altı yıllık dönem itibariyle artış %7 civarındadır. Tabii bu artışın da kötü olduğu söylenemez ama, son yıllarda dile getirilen kalkınma tablolarının “iktisadi” olmaktan çok “hesabi” olduğunu unutmasak daha iyi ederiz.

Değerli okurlar, ben ömrümün hiçbir dönemini ne yazık ki kalkınmış bir ülkenin yurttaşı olarak geçiremedim. Hiçbir iktisatçı,  benim bugün itibariyle altmış beş yaşlık ömrümce dinlediğim kalkınma masallarını artık dinletmeye kalkmasın lütfen.

Daha yukarıdaki satırların mürekkebi kurumadan, 11 Ekim 2007 tarihli Habertürk İnternet gazetesinde ne göreyim? Türkiye İstatistik Kurumu’nun Avrupa Hesap Sistemi’ne uyum nedeniyle milli gelir hesabında yapacağı yöntem değişikliği Aralık ayında hayata geçiriliyormuş. Böylece Aralık ayında açıklanacak milli gelirde bir gecede % 20 ile % 35 arasında yükseliş gerçekleşecekmiş. Milli gelirin yeni hesaplama nedeniyle % 20 artması durumunda Türkiye bir gecede kişi başına düşen milli gelir sıralamasında 13’üncü (ve hele) % 35’lik  bir düzeltmede ise 19 ülkeyi geride bırakarak 68’inci sıradan 49’uncu veya 55’inci sıraya çıkacakmış. Bu durumda kişi başına düşen milli gelir de yeni hesaplamaya göre 8000 Dolar’ın üstüne yükselecekmiş.

Büyük Allah’ım, keşke bu haberi ABD ve AB yetkilileri de okusalar da, kiminle dans ettiklerini bir anlasalar.

Şimdi tabii, bu ölçülere bakılarak yapılan varsıllık, yoksulluk karşılaştırmasına kestirme gözlemlerle bir sürü itirazlar ileri sürülebilir. Bu itirazlardan biri, ülkemizin “nereden nereye geldiğine” dair örnekler türünde olacaktır. Cumhuriyet tarihini kapsayan seksen beş yıllık çabadan sonra ülkemizin bir yerlere ulaştığı kuşkusuzdur. Ancak önemli olan bizim nereden nereye geldiğimiz değil, yukarıda da değindiğimiz gibi, başka toplumlarla karşılaştırıldığında göreceli olarak ne kadar ilerlediğimizdir.

Göreceli yoksulluğumuz konusunda bir diğer itiraz türü ise, bireysel ve dar kapsamlı örneklere dayanarak yapılanlardır. Buna göre, bütün vitrinler pahalı mallarla dolu iken, en pahalı şeyler kapış kapış satılırken, köy bakkallarında bile ithal malı sigara varken, göreli yoksulluktan söz etmek mümkün olabilir mi yani!

Böyle bu itiraz türüne karşı dikkatlerimizi ortalama sayılara çevirmek zorundayız. Bir ülkede insanların ne yiyip içtiğini, ne giydiğini ve kullandığını ve bunların diğer ülkelere göre az mı çok mu olduğunu söyleyebilmek için, kişi başına et, süt, yumurta tüketimi gibi, bin kişi başına hekim, hemşire, hastane yatağı, otomobil, kişi başına gazete, kitap sayısı gibi, yıllık enerji tüketimi gibi göstergelere ve bunların mukayeselerine bakılır. Yoksa ‘işportacıların bile elinde cep telefonu olduğu’ türünde bireysel örneklere değil!...

Üzülmek istiyorsanız bu konuda bazı sayılar vereyim: AB ülkelerinde yıllık ortalama balık tüketimi 22 kg. iken, üç yanı deniz olan ülkemizde 8 kg. Bu rakam 16 kg. olan dünya ortalamasının yarısı. AB ülkelerinde yılda ortalama 105 lt. dolayında olan süt tüketimi Türkiye’de 19 lt., 88 kg. olan et tüketimi 16 kg. ve 13 kg. olan peynir tüketimi, 7 kg.

Eğitim, sağlık, bilim, kültür, yaşama koşulları, ortalama ömür, bebek ölümleri gibi göstergeler dikkate alınarak yapılan Beşeri Kalkınma İndeksi sıralamasında, 2006 yılı itibariyle dünya ülkeleri arasında 92’nci durumdayız.

Ama “işportacıların bile elinde cep telefon olduğu”’nu söyleyenler asla haksız sayılmaz. Nitekim en çok telefonla konuşmada Dünya 6’ncısıyız. Günde 4 saat ortalama televizyon izleme süresi ile Dünya 2’inciliği şerefini kazanmış durumdayız.

Bunlara bakarak da kendimizi “teknolojiyi havada kapan” bir toplum sanıyoruz. Oysa havada kaptığımız şey teknolojinin kendisi değil, teknolojinin yığınsal tüketim ürünleri. Merakımız eğer teknolojiye yönelik olsaydı, yıllık patent sayısında ancak 50’nci, bilgi ve iletişim teknolojileri endeksinde 52’nci ve bilgi toplumuna hazır olma endeksinde 56’ncı sırada yer almazdık.

Bu yazıyı daha fazla sayılara boğarak okuru sıkmak istemiyorum. İtimat edilirse hemen belirteyim ki, sözü edilen somut ortalamalar bakımından ülkemiz elbette birçok ülkeden daha ileri durumdadır. Ama bunların hemen hemen hepsi, zaten bizim de, dünyanın da geri saydığı ülkelerdir.

Üstelik de, bu satırların yazıldığı sırada ülkemizin yaklaşık 450 milyar Dolar (kamu ve özel) dolayında dış borcu olduğunu unutmamak gerekir. Buna göre ülkemizde, köyler ve mezralar dâhil her evin yurt dışına yaklaşık 30.000 Dolar borcu var demektir. Bu kadar ağır bir borç altında olan bir toplum, tüketimi ile övünebilir mi? Tüketimi bir zenginlik göstergesi olarak kabul edebilir mi?

 

Yazarın Özgeçmişi

Bu kitabı basılı olarak edinmek için

TOVAK Temsilcisi sıfatıyla sosyal çevrenizde

  etkin olmak ister misiniz?