Diken Battığı Yerden Çıkartılır
 
 
 
 




Kavram ve İdrak Devrimi Gerekli

Özellikle önemli iktisadi sonuçları olan toplumsal davranış biçimlerini çok iyi algılayıp ifade ettiğine inandığım iktisatçı yazar Ege Cansen, yıllarca önce okuduğum bir köşe yazısında aşağı yukarı şöyle söylüyordu:

“Toplumların ne olduklarını ve ne olacaklarını belirleyen en önemli etken onların sahip bulundukları değer yargılarıdır. Eğer bu değer yargıları ekonomik ve sosyal kalkınma için elverişli ise kalkınırlar. Toplumumuzun yeterli düzeyde kalkınmamış olması, değer yargılarımızın buna uygun olmamasından kaynaklanıyor. İşin asıl ilginç tarafı, birçoklarının bizi arzu ettiğimiz düzeye erişmekten alıkoyan bu değer yargılarını beğenip kendilerini ‘muhafazakâr’ diye adlandırmalarıdır.”

Değerli okurlar, aradan çok zaman geçtiği için, yazarın düşüncelerini söylemek istediklerine uygun biçimde aktaramamış olabilirim. Ancak kalkınmanın veya kalkınamamanın temel nedeni bence de beşerî sermaye dokusunun elverişli olup olmadığıdır.

Beşerî sermaye dokusu kalkınmaya elverişli değilse bunu değiştirme sorumluluğu o toplumun seçkinlerine aittir. “Seçkin”’i “aydın” yapan özellik budur. Ancak bu konuyu “Her Seçkin Aydın mı?” başlığı taşıyan diğer bir bölümde ele aldım. Bu bölümde kalkınmaya elverişli beşerî sermaye dokusunun gerekli özellikleri üzerinde durmak istiyorum. Bu nitelikleri akılcılık, entelektüel merak, estetik kaygı ve kalkınma ahlakı olarak dört maddede toplayabilirim.

Akılcılık kısaca, insanın çevrede olup bitenleri, bireysel veya toplumsal alanda çözülmesi gereken bir sorunu, aşılması gereken bir engeli değerlendirirken ve çözüm ararken, keza bulduğu çözümleri uygularken inanç kurallarını değil, aklı temel almasıdır.

Böyle yapmak tabîi ki, insanın inanç sahibi olmasını engellemez. Ama akılcı insan, kendisine yol gösterecek inanç sistemini seçerken de, hatta sahip olduğu inancı yorumlarken de akıldan yararlanır.

Ancak aklı bilgiye dönüştüren entelektüel meraktır. Çünkü insan bugünde ve geçmişte, dar ya da geniş çerçevesinde olan biten şeylerin ne olduklarını, nedenlerini, bunların arasındaki ilişkileri merak etmediği takdirde bilgi geliştiremez.

Hatta, gerekli koşulları yaratıp yeniden üretim de yapamaz.

Biraz da itiraf unsuru ekleyerek, başımdan geçen bir olguyu aktarayım: Kırk beş yılı aşkın bir süredir, her fırsatı değerlendirerek Marmaris’te Turunç adlı bir beldeye gider, kalırım. Yirmi yıl kadar önce, yani Turunç’a ilk ayak basmamdan yirmi beş yıl sonra, iki genç Alman çift, birbirini takip eden on beşer gün süreyle evimize misafirliğe geldi.

İlk gelen çiftin ilk sorduğu şey köyün planı oldu. Şaşırdım. Yirmi beş yıldır gittiğim köyde hiçbir zaman “plan” diye bir şeyin noksanlığını hissetmemiştim. Bırakın beni, böyle bir şey sorana da rastlamamıştım.

Köy planının olmadığını gören bu ilk çift, Turunç’tan ayrılırken gelecek çifte ne bıraktı biliyor musunuz? Köy planı!... Yürüyüş yollarının güzergâhı, okulun, caminin, jandarma karakolunun, mezarlığın, yağhanenin,  bakkalın, bazı lokantaların yeri, karış karış dolaşarak kendi yarattıkları bu Turunç planı üzerinde işaretlenmişti.

Şimdi yıl 2007. Bugün otonuza takacağınız bir navigasyon aracı vasıtasıyla Norveç’in en kuzeyindeki bir köyden yola çıkıp, İtalya’da çizmenin ucundaki bir köyde, navigasyona adresini yazdırdığınız evin kapısına kadar sesli ve ekran görüntülü yol tarifiyle gidebilirsiniz. Ama işte bunun altyapısı, Turunç köyünde plan ihtiyacını hissettiren ve böyle bir plan yoksa da bunu kendi yaratmasına yönlendiren entelektüel meraktır.

Uygar insan üretiminde, tüketiminde, diğer insanlarla, toplumla ve tabiatla olan ilişkilerinde estetik kaygılar taşır. Estetik, insan yaşamına yön veren felsefenin önemli bir dalıdır. Uygar insanın lüksü değil, gereksinmesidir.

Dışarıdan bakıldığında sıvasız ve tuğlaları görülen ama dört katlı ve dördünde de insan oturan bir yerleşim, sahiplerini ve oturanlarının estetik anlayışını yansıtır. Bu anlayış parasızlıkla da izah edilemez. Çünkü o binanın sahibi, beklemediği bir servete de kavuşsa, “güzel olsun” diye yaptıracağı yüzey, yine acayip mozaiklerden oluşan bir çirkinlik abidesi olacaktır. Zaten yerleşimin birkaç yerine serpiştirilmiş ve üzerine çok basit bir kireç boya sürme zahmetine dahi katlanılmamış zeytinyağı kutularından ibaret saksılar, bu estetik anlayışının habercisidir.

Oysa estetik kaygısı, insan yaşamını ek maliyet dahi gerektirmeden daha müreffeh kılar. Kısaca söylersek kişi başına maddi milli geliri tamamen aynı olan iki toplumdan estetik kaygılara sahip bulunan biri, diğerinden çok daha zengince yaşar.

Beşerî sermaye dokusunun kalkınmaya elverişliliğini belirlediğine inandığım akılcılık, entelektüel merak ve estetik kaygı unsurlarından sonra şimdi de kalkınma ahlakına gelelim.

Değerli okurlarım, özellikle bu bölümün sonuna geldiğinizde sizin de takdir edeceğinizi umduğum nedenlerden ötürü kalkınma ahlakının üzerinde hayli uzunca duracağım.

İnsan bu dünyaya bir toplum içinde ve zorunlu tüketici olarak geliyor. İnsanın tüketmemesi, ancak can vermesi ile mümkündür. İnsanın kalkınma ahlakı serüveni işte bu verilerle başlar.

Nitekim yetişkinlik dönemine erişen sağlıklı ve uygar bir insan, en az tükettiği kadar hatta daha fazlasını üretmek ister. Üretmeyi istemek, üretmeye mecbur olmaktan başka bir şeydir. Uygar bir insan için ne kadarını tükettiğine bakmaksızın üretmekle meşgul olmak ruhsal bir rahatlık vesilesidir.

Üretmek, uygar insan için aynı zamanda hak etme duygusunu da tatmin eder. Bunun bir gelişmiş basamağı ise layık olma ihtiyacıdır. Uygar insan, örneğin bir işe ya da konuma talip olurken de ona layık olup olmadığını aklına ve vicdanına danışır.

Üretmek ve tüketmek bir eylemler bütünüdür. Uygar insan işte bu eylemleri yaparken önce diğer insanların da hakkına tecavüz etmemeye özen gösterir. Bu herkesin kendi hakkını gereğince korumasından doğan bir yaşama biçimi veya refleksi de olabilir. Ben olayın nedeni değil, sonucu üzerinde duruyorum.

Diğer insanların hakkına tecavüz etmemeye, “nepotizm” denilen anlayışın ve davranışın takipçisi olmamak da dâhildir. Bildiğiniz gibi nepotizm, hak edip etmediğine bakmaksızın kişinin en yakın çevresinden, örneğin aile bireylerinden başlayıp, basamak basamak genişleyen aidiyetin üyelerini, diğerlerinin hakkına tecavüz pahasına kayırma anlayışıdır.

Üretirken ve tüketirken uygar insan, kendisinin de başkalarının da içinde bulunduğu ama hem kendisinden hem de başkalarından ayrı bir varlık olan toplum düzeninin haklarına riayet eder.

Bu hususu biraz daha açmak istiyorum:

Hatırlayacağınız gibi klasik iktisatçı düşünürlere göre toplumu teşkil eden bireylerin kendi çıkarlarını mümkün olan en üst düzeyde gerçekleştirmeleri halinde, toplumun da çıkarı kendiliğinden “en iyi”lenmiş olur.

Uzun zaman doğruluğuna inanılmış olan bu iddia günümüzde geçerliliğini kaybetmiştir. Bunun aksini anlatırken sıkça kullanılan bir örnekte belirtildiği gibi, kapalı bir sinema salonunda yangın çıktığı takdirde herkesin bireysel çıkarı, kendini biran önce dışarı atmaktır. Ama herkes bunu bilinçsizce yapmaya kalktığı takdirde yangından kimse kurtulamayabilir. Yani herkesin kayıtsız şartsız kendi menfaati doğrultusunda davranması halinde toplum çıkarının zedeleneceği bir yana, toplum çıkarının zedelenmesi dönüp dolaşıp asıl bireyin çıkarını vurabilir.

Hürriyet Gazetesi’ndeki 27 Eylül 2000 tarihli yazısında Ege Cansen, ekonomik verimlilikten yola çıkarak bireysel menfaatle kamu düzeni arasındaki ilişkiyi (benim kısaltmalarımla) şöyle anlatıyor:

 ‘’…Kapitalist sistemin (verimlilik dışında) “olmazsa olmaz”  bir şartı daha vardır. O da iktisadi ahlaktır. Yani, özel veya resmi girişimcilerin, firma veya kurum bazında (mikro düzeyde) en yüksek verimi sağlarken, ülke çapında (makroda) verimsizliğe sebep olmamasıdır.

Şimdi bu iktisadi ahlak konusunu iyice anlatalım. Ekonomide, İngilizcesi “sub optimization” olan bir kavram vardır. Bunun anlamı, ‘total sistemin verimini düşürmek pahasına, alt sistemin verimini artırmak’tır. Türk ekonomisinin dertlerinden biri de budur.  

(Örneğin) Havalimanının burnunun dibine tesis yapmanın, bu tesisleri verimli hale getirdiği açıktır. Açık olmayan veya ilk bakışta anlaşılmayan, bu tesisler yüzünden havalimanının, dolayısıyla ulusal ekonominin kaybettiğidir.

Üzerinde hiçbir şey bulunmaması gereken yer altı veya havai yaya geçitlerini işgal eden işportacı da aynı kafadadır. O da az kaynakla, çok para kazanmak istemektedir. Bunun için, geçidi dükkânlaştırarak ‘mekân rantını’ çalmaktadır. Acı olan, halkın ortaya çıkan ‘kamusal zararı’ görmemesidir. Halk, geçidi adeta geçilmez hale getirme pahasına, çalınan mekân rantını işportacıyla kırışarak (malı yüzde 20 ucuza alarak) bu yolsuzluğa iştirak etmektedir. Halk, (evet bizzat halk)  ‘kamu yararını’ yok etmektedir.’’

Başta saydığımız gibi, üretirken ve tüketirken kamu düzenine de riayet etmesi gereken uygar insanın bu süreçte çiğneyemeyeceği bir alan da doğa düzenidir. Mutlu yaşamak için nimetlerinden yararlandığımız doğa üzerinde, şimdi hayatta olan herkes gibi, gelecekte yaşayacak olanlar da hak sahibidir. O nedenle üretirken ve tüketirken ben nasıl halen yaşamakta olan insanların doğa üzerindeki haklarına tecavüz edemezsem ben, siz, o, yani halen yaşayan bizler de, bizden sonraki kuşakların haklarını gözetmek zorundayız.

Kısaca toparlarsak; bir toplum, üretmeden müreffeh olunamayacağını, bireysel refahın ise diğer insanların haklarına ve toplumun ve tabiatın düzenine sürekli tecavüzle gerçekleşemeyeceğini idrak ettiği, bu idrakin gereğini günlük hayatın her kesitinde uygulamaya elverişli bir üretim, hukuk ve ahlak düzeni kurabildiği ölçüde uygar ve müreffeh olabilir.

Bu idrake ulaşmamış bir toplumun bireyleri de, önlerinde bu idrake sahip olmaksızın rahat ve müreffeh yaşayan kişisel örnekleri daima bulabilirler. Bu örneklere bakarak kendi felsefi ve ahlaki temellerinde ve değer yargılarında değişme ve düzeltme yaratmadan kendilerinin de öyle yaşayabileceğini sanırlar.

Böyle bir toplumda tembelliğin, rüşvetin, torpilin, haksızlığın, adaletsizliğin önü alabildiğince açıktır. Böyle bir toplum, üretmeden tüketmeye yatkın olduğundan ötürü, yaşamını yapılmış olanları sömürmek üzerine kurar. İşe önce Allah’ın yarattığı tabiattan başlar. Sonra kendisinden daha zayıfların üretimine el koymakla devam eder. Kendisinden daha güçlülerle karşılaşıncaya kadar güç kullanır.

Böyle bir toplumda insanlar, bireysel çıkar ile toplumsal düzen arasındaki ilişkiyi sezemez. Bireysel çıkar uğruna toplumsal düzeni bozmanın, dönüp dolaşıp kendi bireysel çıkarına saplanacağını anlayamaz.

O yüzden, alışveriş yapacağı yere iki adım yürümek yerine, dükkânın ta burnunun dibine arabasını park edip trafiği tıkamakta, yani kamu düzenini bozmakta sakınca görmez. Ama aynı şeyi kendi ‘hemcinsleri’ de yaptığından ötürü, kendi tıkadığı trafikte kendi de boğulur.

Böyle bir toplumda hemen hemen herkesin günlük bütün yaşantı parçaları bu gibi örneklerle doludur. Ama herkes kamu düzenini ve toplumsal hakkaniyet değerlerini gücü yettiği kadar bozar.

Bunların çoğunun giyimine, kuşamına bakarsanız, bir Avrupalıdan farkı da yoktur. Sırf bundan ötürü de, bir Avrupalının sürdüğü uygar hayat düzenini hak ettiklerini zannederler.

Arabasını park yerine bırakıp yürümesini bilen, kornasına abanıp on birinci kattaki dostunu çağırmak yerine gidip zile basan, yediği şeyin ambalajını canının istediği yere atmayan, çoluğuna çocuğuna oynayacak park ve bahçe yeri yapma zahmet ve maliyetine katlanan insanla aynı yaşam düzeyine sahip olmanın, haksızlığın ta kendisi olduğunu hiç düşünmezler.

Bunların kimi, yüzlerce, binlerce dönüm kamu arazisini parselleyip satar, kimi milyarlarca lira rüşvet yiyip buna göz yumar, kimi de kaldırımları işgal edip işportacılık yaparak on para vergi vermeden sağladığı kazançla gidip orada izinsiz gecekondu diker. Bu hengâmede altta kalanların adı siyasi edebiyatta ‘ezilen zavallılardır”. Oysa toplumsal ahlak anlayışı yukarıdaki gibi olan bir toplumda esasen, bunlar ‘ezemeyen talihsizler’ den ibarettir.

Ezemeyen talihsizlerin ne inançları ne de akılcılıkları, bu işin böyle gitmeyeceğini anlamaya yetebildiğinden, olup bitene seslerini fazlaca çıkarmazlar. Pusuya yatıp, kendi ezebilme sıralarını beklerler. Cebinde bilet taşıyan herkese ikramiye çıkacağını sanırlar.

Tabîi bunlar kendilerine, kendi gemilerini yürütmeye izin veren politikacıları ve yöneticileri seçerler. Ama politikacılar ve yöneticiler ne yapsın. Üretmeyen bir toplumda herkesi memnun etmek mümkün olmadığından, bir yığın gayrı memnun ordusu doğar ve bu gayrı memnun ordusuna göre olan bitenin sorumlusu, seçmenler değil seçilenlerdir.

Sanki rüşvet, torpil, kaçak yapı, vergi kaçırma, kamu malını yağmalama, kamu düzenini bozma, yürürlükteki yasaların gereği olarak yapılıyormuş gibi olan bitenin sorumlusu yasalardır.

Daha iri yarı sözlere bakılırsa, demokrasi ve insan hakları noksanlığıdır. Demokrasinin demokrasi kültürüne ve maddi altyapıya dayalı olduğu, insan haklarının ise, insan görevlerine uymayı gerektirdiği hiç önemli değildir.

Bu tabloya bakarak toplumumuz için gereksiz ve ağır ithamlarda bulunmuş gibi algılanmayı arzu etmem. Bunu kamuoyu tepkisinden korktuğum için değil, gerçekten de böyle hissettiğim için söylüyorum.

Yirmi yılı aşkın Avrupa ikametime dayanarak yaptığım karşılaştırmalarda batı ve doğu uygarlıklarının sahip olduğu toplumsal değer yargıları bakımından neyin “iyi” neyin “kötü” sayılması gerektiğine karar verebilmiş değilim.

Evet, insanımız bekleme kuyruklarında herkesi ıskalayıp pişkin pişkin ön sıralara sarkmasına sarkıyor da, evine gelen misafire varını yoğunu ikram eden de, neredeyse torun sahibi olduğu halde büyüklerinin yanında sigara içmeyen de yine o!... 

Bu durumda değer yargılarımız konusunda varılması gereken sonuç “iyi” veya “kötü” değil, batı ölçeğinde bir kalkınmaya uygun oluşu veya olmayışı.

Bakınız “Türk Hümanizmi” adlı eserinde batılı olmayan uygarlıkları yerden yere vuran Prof. Dr. Suat Sinanoğlu dahi, “iyi, kötü” yargılaması bakımından hemen hemen aynı noktayı vurguluyor:

“Davranışları ile perişan düşünceleri ile kişilik, onur duygusu, hatta karakter yoksunluğu ile sizi düş kırıklığına uğratmış olan birçok insanın ruhça kötü kişiler olmadıkları, tersine özellikle kişisel çıkarları söz konusu olmadığı durumlarda, dünyanın en dürüst ve ağırbaşlı insanının bile eşsiz bir incelik örneği sayabileceği davranışlarda bulunabilecekleri bu dönemde göze çarpmaktadır. İnsan bunu şaşkınlık ve kızgınlıkla saptamaktadır. Sonunda düşünsel, ahlaksal ve estetik açıdan biçimlenim bulmamış insanların, hiç olmazsa bu terimlerin Batılı anlamında karakter, mantık, sağduyu sahibi olamayacakları anlaşılabilmektedir. Bu insanlar ahlaksız değildir, ahlak dışıdırlar. Günlük yaşamda, ahlak duygusundan yoksun görünmelerinin nedeni, eski ahlakın ahrete dönük asketik bir yaşam için geçerli olup, yaşamın nimetlerinden yararlanmayı isteyen ya da hiç olmazsa, yararlanmakta özgür olan çağdaş bir toplumu yönetme konusunda kesinlikle yetersiz kalmasıdır.”

Bütün bu açıklamalardan sonra, batı toplumlarının kendi kalkınmalarında çok önemli işlev gören ahlak normlarını kendilerinin dışındakilere de uyguladığını söyleyemem. Hatta ‘öteki’ saydıklarına karşı bizden çok daha gaddarca davrandıklarına yüzlerce örnek de göstermek mümkün olabilir.

Ama her şeyin özeti şu ki, meseleye ülkemiz çerçevesinden bakarsak, ortak ülküyü, ortak refaha dönüştürmenin, bir kavram ve idrak devrimini yaşamamızı gerektirdiğini çok açık biçimde görürüz.

Etrafımıza bir kulak verelim; bir göz atalım. Ülkenin büyük bir çoğunluğu, kutsal sayılabilecek bir kavramın ya militanı, ya sözcüsü ya da yandaşı. Atatürkçü, laik, demokrat, milliyetçi, yurtsever, inançlı Müslüman, şu veya bu!...

Hemen herkesin şöyle veya böyle bir kutsal kavramın en azından yandaşı olduğu Türkiye’de, peki lütfen söyler misiniz vergi kaçıran kim, rüşvet veren kim, imar planını delen kim, kamu mülkünü talan eden kim, göz yuman kim, ortak çıkan kim, sokakları çöplüğe çeviren kim, trafiği rezil eden kim?

Evet, toplumumuz, uygar bir ülke olmanın gerektirdiği üretim, hukuk ve ahlak düzenine kendi günlük hayatlarında hiç değilse bundan sonra uymayanların, laikliğe de, yurtseverliğe de, demokrasiye de, milliyetçiliğe de dindarlığa da sahip çıkamayacağı bir kavram ve idrak devrimini gerçekleştirmelidir.

 

Yazarın Özgeçmişi

Bu kitabı basılı olarak edinmek için

TOVAK Temsilcisi sıfatıyla sosyal çevrenizde

  etkin olmak ister misiniz?