Diken Battığı Yerden Çıkartılır
 
 
 
 




Kürtleştirilmiş Sorunlar

Cumhuriyet’imizi tasallut ve tehditlerden korumayı görev edinmeyi gerçekten isteyen yurttaşlarıma elimden geldiğince katkıda bulunmak için yazığım bu kitapçığı çok da uzun tutmak istemiyorum. Çünkü biz “yazalım, çizelim” derken iş işten geçiyor.

O yüzden de bir yandan gündemi saptıran, diğer yandan da sıradan bir insanın zekâsına hakaretlerle dolu çelişkiler sergileyen “insan hakları”, “demokrasi”, “aydın görüşleri”, “laiklik” gibi moda kavramlara kısaca değinip mayınlı gördüğüm yerleri gösterdikten sonra asıl ne yapmalı konusuna geçecektim. Bu güncel tuzaklar arasında belki de en önemlilerinden biri olan sözüm ona “Kürt sorunu”na hiç bulaşmaya niyetim yoktu. Çünkü diğerleri neyse ama, bu konuyu açınca eksik bırakmak hiç olmazdı ve bu defa da kitapçığın ağırlık dengesi bozulurdu.

Tam böyle bağlarken yazar Melih Aşık’tan yapılan bir alıntı geldi e-postama. Buna göre Milliyet Gazetesi’nden bir muhabir Meclis’te DTP milletvekili olan biri ile karşılaşıyor ve şöyle bir soru soruyor: “Suriyeli Kürt’lerin seçme, seçilme, mülkiyet edinme, seyahat özgürlüklerinin olmadığı doğru mudur?” Buna “evet doğrudur” yanıtını alan muhabir bunun üzerine o zaman PKK’nın neden Suriye’de değil de Türkiye’de terör yaptığını soruyor.

Bu soruya milletvekilinin verdiği yanıt ne biliyor musunuz: “Ne yani, oradaki Kürt’ler köle olarak yaşıyorsa, buradakiler de mi öyle yaşasın? Buradakiler de mi köle olsun?”

Değerli okurlarım, bu e-postayı okuyunca vallahi gözüm karardı. Böyle bir tahrik karşısında, özetlemenin zorluğunu ve noksan bırakmanın sakıncasını da göğüsleyerek bu sorunu da kitaba dâhil etmek zorunda kaldım.

Milletvekilinin (eğer e-postanın içeriği doğru ise) hezeyanlarına yazının sonunda değineceğim. Ama önce, sorunla ilgili kavramsal bir altyapı sunmak için, Prof. Dr. İbrahim Kavrakoğlu’nun “Platin” dergisinde yayınlanan “Türk-Kürt Tuzağı” başlıklı makalesinden uzunca bir alıntı yapmak istiyorum:

“Bütün bu (sorunu başımıza musallat eden) gelişmeler sürerken, sinsice yürütülen bir kampanya da kök salmaya başladı: ‘Türk-Kürt Ayrımcılığı.’ Bu kampanyayı yürütenler şöyle diyor:             

‘Bizim amacımız barış ve huzur içinde yaşamak. Biz Kürt, siz de Türk'sünüz ama birlikte kardeş kardeş geçinebiliriz. Bizim kimlik, kültür, dil, yayın, eğitim, yerel yönetim, örgütlenme, azınlık hakları, temsil, dış temas ve ilişkiler ve diğer faaliyetlerimize engel olmayın, biz de size karışmayalım.’

Dile getirilen konulara tek tek baktığımızda (gerçekten de demokratik bir toplumda) bunlara diyecek bir şey yok. Ama işin temeline indiğimizde söyleyecek pek çok şey var.       

Her şeyden önce ‘Türk’ diye neyi kastediyor bunlar? Ortada iki seçenek var: Etnik Türkler ya da T.C.vatandaşı olanlar.

Eğer etnik bir tanımla Türkiye'de yaşayanlar ‘Türk-Kürt’ diye ikiye ayrılırlarsa, buna en azından ‘El insaf!’ demek lazım. Anadolu'ya Türk kavimlerinin gelişi üzerinden bin yıl geçti. Bu sürede kırk nesil oluştu ve Osmanlı döneminde burada kaynaşan Balkan, Orta Avrupa, Ege, Kafkaslar, İran, Arap, Kürt, Süryani, Rum, Ermeni, Yahudi toplumları iç içe girdi. Neredeyse saf ırk olarak bunların hiçbiri kalmadı. Mesela benim annem Makedonyalıydı; sarışın, yeşil gözlü... Aile ağacımızı araştırmadım ama muhtemelen Arnavut, Slav, Boşnak, Makedon karışımı bir genetik yapısı vardı. Doğu Karadeniz'den gelmiş olan babamın da Laz, Gürcü, Çerkez karışımı olduğunu zaman zaman aktardıklarından hatırlıyorum. Benzer geçmişleri yüzlerce kişiden dinledim. Değil kırk nesil, üç-dört nesil geriye gidince bile belli bir etnik yapıyı sürdürebilmiş aileye rastlamak bu coğrafyada olanaksız. O nedenle, kimse ‘etnik Türk toplumundan’ söz edemez.  

Kaldı ki, aynı argüman ‘Kürt Toplumu’ tanımı için de yapabiliriz. Bu tanımı hangi temele dayandıracaksınız? Elbette herkes kendini istediği gibi tanımlayabilir ama bunu milyonlarca insanı sınıflandırmak için kullanmak, hele de bu kişilerin homojen olarak belli bir bölgede toplandığını iddia etmek ilmen olanaksız. Kimde nasıl bir veri tabanı var ki, böyle bir iddiayı öne sürebilsin.   
                                                      
Bir an için gerçekten de Türkiye'de yaşayanların iki ayrı etnik grup oluşturduğunu farz edelim. Öyle bile olsa, etnik sınıflandırmaya göre toplumu ayırmak anayasamıza aykırı bir bölücülük...

İkinci seçeneği tartışmaya açmak bile abes. Buradaki inceliği çok iyi görmek lazım; etnik bazda değilse, ‘Türk-Kürt’ ayrımı ancak aidiyet bazında olabilir. ‘Türk’ diye tanımlananlar şüphesiz Türkiye'ye aittirler, yani T.C. vatandaşlarıdır. ‘Kürt’ tanımına girmek isteyenlere şu soruyu sormak hakkımız: Aidiyeti hangi bazda düşünüyorsunuz? ‘Kürdistan’a mı aitsiniz, yoksa mutasavver bir ‘Kürt devleti’ne mi?

Zaten biraz üsteleyince, bir ‘Federatif Yapı’ hedeflediklerini hemen söylüyorlar. Bazen buna ‘şimdilik’ sözcüğü de ekleniyor. Amaç çok açık değil mi? Maksat ‘Türk-Kürt’ ayrımını zihinlere kazımak, yerleştirmek. Bertrand Russel’ın dediği gibi, önce sözcük, sonra cümle, sonrada kavramı oturtmalı... 

Kısaca şunu söyleyebiliriz: ‘Türk-Kürt’ ayrımından söz edenleri iki grupta toplayabiliriz... Birinci grup (etnik ya da toplumsal) bir bölünmeyi hedefleyip bunu uzun vadeli plana oturtmuş olan insanlar. İkinci grup ise bu bölünmeyi görmeyip, safça birinci grubun söylemine çanak tutanlar. Hani ‘Kırk kere söylenirse olur’ özdeyişine uygun olarak ‘Türk-Kürt’ retoriği planlı ve sistemli şekilde gündemde tutuluyor. Tarihsel ve siyasi süreçlere hâkim olmayan ama çeşitli baskılarla da ‘bir şeyler yapmak’ mecburiyetini hisseden kimi politikacılar da ‘Güneydoğu Sorunu’; ‘Kürt Sorunu’; ‘Türkiyelilik’ gibi kafa karıştıran kavramlarla yangına benzinle gidiyorlar.”

Kürt, Türk terminolojisi bakımından esasen bu alıntıya eklenecek fazla bir şey yok. Ama şunu ilave etmeliyim ki batı dünyası tarafından yazılan tarihe göre Birinci Haçlı Seferi’nden başlayarak tarihte kötü olan ne varsa hepsini Türk’ler yapmıştır. Kendisini hiçbir zaman Türk olarak ifade etmemiş Osmanlı İmparatorluğu dahi, doğuşundan batışına kadar batılılara göre Türk’tü. Bizim Türklüğümüzün batılılarca sorgulanması, kendimize Türk dememizden itibaren başlar. Biraz abartarak söyleyeyim ki, bugün sıradan bir Avrupalının gözünde Türk, “Kürt olmayan” demektir.

Oysa Atatürk Türkiye’si Türk’ü çok iyi tanımlamıştır. Bu tanıma göre örneğin Türkmenistan Cumhurbaşkanı Kurbanguli Berdimuhametov Türk değildir ama Milli futbol takımımız için sahada yıllarca ter döken Lefter Küçükandonyadis Türk’tür.

Bugün “Kürt sorunu” diye dayatılan sorun aslında sadece Kürt menşeli insanlar üzerinden yürütülen sorunların “Kürtleştirilmiş” yumağıdır.

İçinde çok unsur barındıran bu yumağın pek çok ögesinden biri, hepimizin bildiği gibi petrole dayalı emperyalizm sorunudur.

Bir diğeri kitabın ta başında değindiğim gibi tabana yayılmış bir ortak refah yetersizliği sorunudur. Buna bağlı bir alt sorun ise onursuzlaşmış ekmek parası sorunudur. Bugün Avrupa ülkelerine siyasetten iltica etmiş bulunan onbinlerce Türkiye menşeli “insan”ın çok büyük bölümünün aslında “ekmek parası” için iltica ettiğini bilmeyen yok. Ama unutmayınız ki bu ilticaların her biri, örneğin Alman mahkemelerinde Türkiye aleyhine dava açmayı gerektirir. Çünkü sığınmacının Almanya’da kalabilmesi için, sığınma nedenini mahkemede kanıtlaması lazımdır.

Belki biraz gülümsersiniz diye bir “örnek olay” anlatayım. Köln’ de evimizin karşısında pide, lahmacun yapıp satan bir kadıncağız vardı. Malatya’dan evlenerek Almanya’ya gelmiş, ama etmediğini bırakmayan ayyaş ve kumarbaz kocasından, daha oturma izni almasına fırsat olmaksızın boşanmak zorunda kalmıştı.

Kadın, Almanya’da yaşamak istiyordu ve tek çaresi iltica etmekti. İltica için başvurdu, ama politik gerekçe lazım. Kadının da o taraklarda hiç bezi yok. Bunun üzerine kendisi de “ilticacı” olan dayısı, işin antrenörlüğünü ele alıyor ve kadına “gazete satarken yakalandım ve işkence gördüm diyeceksin” diye akıl veriyor. Duruşmadan bir gün önce kadın, uzaktan bir akrabası ile konuşurken bunu anlatıyor, ama arkadaşı berikinin saflığını bildiğinden her ihtimale karşı soruyor: “Peki, sattığın gazetenin adı neydi derlerse ne diyeceksin?” Kadının cevabı: “Canım gazete işte ne bileyim; Tercüman, Milliyet, Hürriyet!...”

İnsana komik geliyor ama unutmayalım ki bu sözüm ona ekmek parası yüzünden Avrupa mahkemelerinde açılan on binlerce dava, davalar kazanıldıktan sonra da artık kendini inkâr etmemek için mecburen Almanya’da yaşama nedeni haline gelen tutum ve söylemler, olayların gerçeğine inmeye pek de niyetli olmayan milyonlarca Avrupalı orta sınıf mensubunun aklında “Kürt’lere eziyet eden” bir Türkiye manzarası oluşturdu. Bu “müşteri” kitlesine almaya hazır olduğu şeyleri sorumsuzca, hatta kimi zaman kasten satmaya başlayan medya ise, artık bu imajı kolay kolay kazınamaz bir hale getirdi.

Kürtleştirilmiş sorun, uzun süre de başka işi ve işlevi olmadığından kendini gündemde tutmak için birtakım “aydın”ların mal bulmuş mağribi gibi sarıldığı “kültürel haklar” biçiminde takdim edildi. Çünkü kültürel hak dedin mi gerisini düşünmeye gerek yok.

Bu hazretlerin iddialarına bakarsanız, binlerce yıllık geçmişe sahip Kürtler, müzik, edebiyat, güzel sanatlar alanlarında küresel düzeyde eserler vermek için herhalde Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasını beklemişler ama Cumhuriyet de bunu yasakladığından dolayı bir türlü olamamış.

Değerli okurlar, Almanya’da son yirmi bir yılımın bir bölümü “Türkiye’de Kürtçe konuşmanın yasak” olduğu yutturulan Alman entelektüellerini (!) ikna etmeye çalışmakla geçti.

Daha 12 Eylül darbesine kadar yok “Rızgâri” yok “Roja Welat” gibi ağzından bal (!) damlayan Kürtçe gazetelerin Beyoğlu’nda “satıldığı”nı ben biliyorum. 12 Eylül’den sonra da yasaklanmış olan tabîi ki konuşma değil yayındır. Bunun tasvip edilecek bir şey olduğunu ben söyleyemem de, darbeden önce yapılan bu sözüm ona yayınların kültürel amaç taşıdığını zerre kadar ahlakı olan bir kişi çıksın da anlatsın bana bakalım.

Bunları söylerken, devletimizin de gerek davranış gerek politika bakımından sütten çıkmış ak kaşık olduğunu iddia edecek değilim. Önemli bir mevkide bulunan bir kişinin ikili bir görüşmede “Türkiye’de Kürt yok ki zaten” dediğini kulağımla duydum. Üstelik PKK’ya ve yataklık edenlere karşı yapılan operasyonlarda kurunun yanında yaşın da yanmadığını söylemek herhalde mümkün değil. Bunu da aymazlık ve işgüzarlık sorunu şeklinde ifade etmek mümkün.

Ne var ki, sözüm ona “Kürt sorunu”nun, diğer bütün ögelerini unutup sadece aymazlık ve işgüzarlık faktörünü ortadan kaldırarak çözüleceğini savunmak da herhalde kasıt taşımıyorsa dahi, daha az bir aymazlık ve işgüzarlık sayılamaz hani…

Ayrıca hiç kuşkunuz olmasın ki, terör bu şekilde sürdüğü takdirde Türk ve Kürt diye ayrıştırılmak istenen tarafların birbirine karşı tahammülsüzlüğü daha da keskinleşecek ve bu meseleye hiç bulaşmamış insanların birbirine yapacakları haksızlıklar da maalesef tırmanışa geçecektir. Hele çatışma bölgesinde olabilecekleri tahmin etmek hiç de zor değil. Hak vermek sayılmasa da, bunu öngörmek doğal. Terörizmin her türlü melanetini yapan ve yataklık edenlere de devlet dağ komandosu ya da özel kuvvet yerine halkla ilişkiler taburları gönderecek değil herhalde.

Bütün bunlara değinirken Kürt menşeli yurttaşlarımızı rencide etmek elbette aklımdan dahi geçmez. Nasıl geçsin ki, onlardan biri de zaten benim. Hem de Büyükbabam Tahir Bey, Botan Emiri Bedirhan Bey’in oğullarından biridir. Bunun ne anlama geldiğini yazının başında sözünü ettiğim milletvekilinin çok iyi bilmesi gerekir.

Tabii, bu milletvekili benim gibi kendi halinde vatandaş olan ve Türkiye’de herhangi bir vatandaş hangi haklara sahipse o haklara aynen eksiksiz sahip olan milyonlarca insanımıza bu sözleriyle “köle” demiş oluyor. Oysa köle diye bizlere denmez; köle diye Avrupa’nın attığı kemikleri sıyırarak ya da Amerikan uşaklığı yaparak sözüm ona “özgürlük” kazanacağını sananlara denir.

 

Yazarın Özgeçmişi

Bu kitabı basılı olarak edinmek için

TOVAK Temsilcisi sıfatıyla sosyal çevrenizde

  etkin olmak ister misiniz?