![]() |
||||||||||||||||
|
“Halk Böyle İstiyor!” Alp Polat, Tahran’da RCD (Regional Cooperation for Develpment) tarafından kurulmuş olan ve İngilizce eğitim sunan bir yüksekokulda öğrenim görüyordu. İran’da durum pek iç açıcı gözükmüyordu. Gerçi Şah, ülkesine çağdaşlık kazandırmak için biraz da ABD önerileriyle Beyaz Devrim adı verilen bazı reformları yerleştirmeye çalışıyordu ama büyük toprak sahiplerinden belli başlı sanayici, bankacı ve tüccar sınıfından ve üst düzey silahlı kuvvetler mensuplarından başka kimse hayatından memnun değildi. Şah rejimi, biri orta sınıfa dayanmaya çalışan Ulusal Cephe, diğeri işçi sınıfında yayılan Sosyalistler ya da Tudeh, bir diğeri de mollalar olmak üzere üç koldan kemiriliyordu. Ancak bunların arasında “Allah’ın Rejimi” olarak takdim edilen İslam Cumhuriyeti’nin savunucusu mollalar gittikçe güç kazanmaktaydı. Beklenen karışıklık yoksul kesimden patlak vermişti. Tahran’da, Şah’ın gecekonduları yıktırmak için verdiği emir, halkın direnişi ile geri püskürtülmüştü. Bunu, birbiri ardına gelen grevler takip etti. Petrol işçileri, banka çalışanları, esnaf, kısacası halk sokaklara, meydanlara döküldü. Şiddet olayları başladı. Dört yüz kadar banka şubesi ateşe verildi. Şah karşıtı her grup kendi silahlı örgütünü de kurmuştu. Olaylar hızla Şah’ın kontrolünden çıktı. Şah uyduruk bir hükümet kurup başına Ulusal Cephe’den Şahpur Bahtiyar’ı getirerek 14 Ocak 1979’da İran’ı terk etti. Batı dünyası artık Şah rejiminin kurtulamayacağını anlamıştı. Fakat İran ne olacaktı? İşçi sınıfının bu kargaşadaki hâkimiyeti ağır basarsa, Sosyalist Tudeh’in iktidara gelmesi ihtimal dışı değildi. İran’da bir İslam Cumhuriyeti, komünist bir iktidardan daha mı kötüydü yani? İşte bu sırada 1965’ten beri Irak’ta sürgün hayatı yaşayan dini lider Humeyni önce gittiği Paris’te gerekli gördüğü hazırlıkları yaptıktan sonra Şubat başında İran’a döndü; hemen bir İslam Devrim Konseyi kurdu. Sosyalistler ve aydınlar tüm bu süreç içinde Humeyni’nin mollalarını hararetle desteklemişlerdi. Yeter ki Şah rejimi sona ersin! Humeyni’nin gelişinden sonra da, Şah’ın gidişinde etkili olan üçlü: Yani Ulusal Cephe, sosyalistler ve mollalar bir süre ittifaklarına devam ettiler. Geçici bir hükümet kuruldu ve Şah’tan sonra da sanki Ulusal Cephe’nin hâkimiyeti devam ediyormuş gibi, başına Ulusal Cephe’den Bazargan getirildi. Humeyni’nin antiemperyalist söylemleri, ABD karşıtı beyanları ve jestleri sosyalistleri ve “aydın”ları adeta uyutmuştu. Ama Humeyni, önce Ulusal Cephe’yi kullanarak, kendisini destekleyen sosyalistlerin işini bitirdi. Grevleri yasaklattı. İşçilerin “meydanı boş bulup” kurdukları komiteleri, şuraları kaldırtıverdi. Sıra Ulusal Cephe’ye gelmişti. Kurduğu İslami Cumhuriyet Partisi, hükümet, ordu ve devlet içinde adım üstüne adım atarak ilerliyordu. Tabii diğer yandan da İslami söylemlerde hiçbir sakınca görmeyen yoksul halkın tek dayanağı yine Humeyni ve mollalardı. Ancak Şah rejimi henüz siyaseten tasfiye edilmiş değildi. Bu sırada Humeyni, kesin bir dayatma ile rejimin adını koyan son darbeyi vurdu: Referandum! İşte tam okul bittiğinde, Türkiye’ye dönme hazırlıkları yaparken yanlışlıkla İranlı sanıp Alp Polat’ın eline de oy pusulasını tutuşturdular. Alp, pusulaya baktı; oylanan şuydu: “Allah’ın rejimine evet mi, hayır mı?” Özetle söylersek İran’da “Allah’ın rejimi”, Batı dünyasının gözleri önünde hatta kimilerine göre desteğinde, Sosyalist ve Şah karşıtı “aydın”ların omzunda ve de en önemlisi halkın ezici çoğunluğunun oyları ile iktidara geldi. Değerli okurlarım, bu gelişmeyi sizlere bir kısmı birinci ağızdan dinlediğim bir öykü olarak ve “Batı ne derse iyidir”, “Aydınların sözünde keramet vardır”, “Halk böyle istiyor” söylemleri ile ulusumuza dinletilen ninnilere karşı uyarı olarak sunuyorum. İran İslam Cumhuriyeti halk isteği olarak kurulmadı mı? Buyurun işte, referandum örneğini verdim. Peki, Hitler Almanya’da halkoyu ile gelmedi mi? Beğenmediğiniz 1982 Anayasası (evet oyu vermeyenler arasında ben de varım) halkın %92 oyu ile kabul edilmedi mi? Demek ki halkoyu, oy verenlerin çoğunluğunu ifade etse bile ne demokrasinin kendisidir, ne de sonucu itibariyle illaki demokratiktir. Bu yüzden bir yandan günümüzün küresel örgütleri, gerektiğinde halk çoğunluğuna karşı dahi evrensel değerleri koruma işlevine sahipken, bundan da önemli olarak her ülke, kendi tarihi gerçekleri çerçevesinde kendi anayasasında, rejimlerinin vazgeçilmez unsurlarını, gerekirse halk çoğunluğuna karşı dahi koruma altına almıştır. Bakınız: Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 2’nci maddesi, “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun, huzurun, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir” diyor. Kısaltarak belirtelim ki 3’ncü maddede “… Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe’dir’’ diyor. 4’üncü maddeye göre de “Anayasanın 1’nci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile 2’nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3’ncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez’’. Bir çocuğun dahi anlayabileceği kadar açık olan bu hükümlere karşı, yasama ve yürütme organlarımız, daha açıkçası TBMM ve Hükümet, halkın çoğunluğu gibi bir gerekçeye dayalı olarak ihlal davranışında bulunabilir mi? Ha, unutmadan son bir haberi de aktarayım. 27 Ocak 2008 tarihli Milliyet İnternet gazetesine göre Cumhurbaşkanı Abdullah Gül türban yasağı ile ilgili anayasa değişikliği konusunda; “henüz karar vermedim, ama önemli konuları halkın oyuna sunmakta fayda var” demiş. Hani, “İnsan insana benzer” dedikleri gibi “referandum referanduma benzer” diye de düşünebilir miyiz acaba?
|
|||||||||||||||
|
||||||||||||||||
|
|
||||||||||||||||