![]() |
||||||||||||||||
|
Laiklik Muz mu? WDR3, Almanya devlet radyolarının sayılı kültür kanallarından biri. Dinleyicileri de genellikle eğitimli Alman burjuvazisi. Bu kanalda her sabah sekize on kala bir papaz çıkar ve vaaz verir. Endüstri ötesi bir toplumun elit bir yayın organında böyle bir programın yer alması bile gösteriyor ki ilahiyat, kişilerin ve toplumların gündeminden düşmüyor. İnanç sistemlerinin insan, toplum ve devlet üzerindeki etkisi tabîi, çağa ve konjonktüre göre nitelik, biçim ve yoğunluk açısından değişiyor. Ama bir sorun, bugüne kadar tam anlamıyla ortadan kalkmış değil: İnanç ve akıl ilişkisi. İnsan, hiçbir dine bağlı olmadan dünyaya gelseydi ve çevresinde de hiçbir dinî telkin olmasaydı, acaba mutlaka inançsız mı kalırdı? Bence hayır; insan aklını iyi kullanırsa, algılayabildiği evrenin o mükemmellikte, ancak o evrenin de üzerinde bir mükemmellik tarafından yaratılmış olabileceğini düşünerek Tanrı’ya inanabilir. Ayrıca bu inancın kendisine bir tutum ve davranış sistematiği belirlediğini düşünerek dine de ulaşabilir. Evrenin birçok bilinmeyeni ardı ardına çözüldükçe, bundan dolayı şımaran kimi insanlara bu yaklaşım yabancı gelebilir. Bu insanlar, bilinmeyenlerin çözülmesinin büyük evrenin parçalarını açıklayabilmekten ibaret olduğunu unutup, bilmenin hükmetmeye yeterli olacağını sanarak, kendilerini fazlaca önemseyebilirler. Ama yukarıda akılla varılabileceğini belirttiğim ve bence çok sağlam, çok tatminkâr ve çok da huzur verici olan böylesi bir Tanrı ve din inancının akılla çelişmesi de mümkün değildir. Çünkü bu süreçte akıl, zaten inancın yol göstericiliğini yapmıştır. Esasen fizik, kimya, biyoloji, astronomi gibi doğal bilimlerin deha düzeyinde bilgini olan nice insanın, aynı zamanda çok güçlü bir Tanrı inancına da sahip olmaları bundan ileri gelir. Çünkü evrenin mükemmelliğini, akılları sayesine çoğu kimseden daha iyi görürler. Evreni bu gözle izlemeyen birçok “aydın” ise, kendilerine din adına sunulan dogmalara bakarak, dine karşı tavır koyduğu gibi o yüzden Tanrı’dan da soğur. Bu alanda en önemli gördüğüm üç söylemi ele alıp irdelemeye çalışacağım. Biri “laiklik dinsizlik değildir”, diğeri “devlet laik olur ama kişiler laik olmaz” ve üçüncüsü de “laiklik herkesin dini inancının gereğini serbestçe yerine getirebilmesidir”… Üçü de ilk bakışta maşallah turp gibi sağlam duruyor. Ama bakalım gerçekte öyle mi? Laiklik elbette dinsizlik değildir. “Dini bizim gibi anlamayan dinsizdir” demek istiyorsanız lafı dolandırmayın. Laiklik; gerek kişisel gerek toplumsal tutum ve davranışlarda akıl kurallarının geçerli olmasıdır. Yani bu durumda aklı ile hareket eden insanın dinsiz de mi sayılması gerekir? Kişinin laik olamaması ise, dini inançlarla aklın çekişeceğini peşinen kabul etmek demektir. Bizi en çok ilgilendiren din olduğuna göre, İslamiyet adına böyle bir kabulde bulunmak fazla iddialı olmuyor mu? İlahiyat konusunda bilgili bir insan olmayan ben bile, Prof. Dr. Ethem Ruhi Fığlalı, Prof. Dr. Şaban Ali Düzgün, Prof. Dr. Hüseyin Atay gibi din bilginlerinden, İslam dininin akılla çelişen bir tarafı olmadığını kendi kulağımla dinledim. Hatta Hüseyin Hoca’nın “hadiseler karşısında karar vermek için duruma bakılır, Kuran’a bakılır ve akılla sonuca varılır” dediğini duyduğumda kulaklarım gibi gözlerim de fal taşı gibi açılmıştı. Bu onların yorumu olabilir ama bizler, bu gibi aydın din adamlarının yorumunu izlemek için birilerinden icazet mi almak zorundayız? Evet ise, onları daha bilgin, daha olgun kılan nedir? Herkesin dini inancının gereğini serbestçe yerine getirebilmesine gelince… Tamam, ama nerede ve ne zaman? İnanca tahsis edilmiş yerlerde ise, evinde, bahçesinde, ya da herhangi bir özel mekânında ise kim karışır. Ama dini inancın gereğini yerine getirmek, başkalarının (velev ki o bir kişi de olsa) özgürlük alanını sınırladığı takdirde böyle bir serbestlik laik bir toplumda uygulanamaz. Yukarıdaki tanımdan da anlaşılabileceği gibi, çoğulcu bir toplumda böyle bir çatışmanın kamusal alanda doğması adeta kaçınılmazdır. Kamusal alan derken kamu malından söz etmiyorum. Topluma hizmet sunulan ve topluma açık her alan, özel mülkiyette olsa da kamusal alan sayılır. Kısacası laik devlet düzeninde, herhangi bir inancın takipçisi olmakta veya herhangi bir şeyi Tanrı’nın buyruğu olarak kabul edip, onun gereğini yerine getirmekte özgürsünüzdür. Laik devlet de bunun teminatıdır. Ancak, kamu düzeninin sizin inançlarınıza veya Tanrı’nın buyruğu olarak sizin kabul ettiğiniz kurallara göre şekillenmesini de dayatamazsınız. Laik devlet bunun da teminatıdır. Şimdi bu laiklik meselesinin en sıcak konularından tesettür olgusuna da bu vesile ile değinelim. Altmış beş yıllık ömrümün son on beş yılında neyse ki hidayete erdiğini (!) gördüğüm toplumumuz, birbiri ardına kafasını mumyalamış hanımlarla doluştu. Ben ayda doğup büyümedim; ülkemde başörtüsü takıldığını da biliyorum; gençliğimde Doğu Anadolu’da peçeli kadın bile gördüm. Ama şu ortada dolaşan üniformanın bize ait bir şey olduğunu ve sanki eskiden Müslüman değilmişiz gibi din gereği olduğunu söyleyip de kimse zekâmızı aşağılamasın. Üstelik çelişkinin en büyüğü, bu türban denilen tesettürün bir yandan “Allah’ın buyruğu” olduğu gerekçesi ile takıldığı söylenmesine rağmen, diğer yandan da “herkes istediğini giymekte özgürdür” gibi bir ifade ile gerekçelendirilmesidir. Bu çelişkiyi göremeyen “aydın”lar da herhalde sadece Türkiye’de bulunur. Peki, gerçekten Allah’ın buyruğu mu bu türban? Tesettür için Kuran’da gösterilen gerekçe Nur ve Azhab surelerinde mevcut. Benim de Elmalılı’nın mealinden okuduğum bu ayetleri, çoğumuzun bildiği gibi birçok ilahiyatçı “gösterişten uzak biçimde giyinmek” şeklinde yorumluyor. Türbanda ısrarlı olanlar ise bu tür yorumların Kuran’ın lafzına uygun olmadığında direnip duruyor. İyi hoş da, Nur suresinde ayrıca zina yapanların her birine hemen 100 değnek vurmak gerektiği de söylenmiyor mu? Hatta bunlara acıyanların Allah’a ve ahiret gününe inanmamış sayılabileceği belirtilmiyor mu? Türban diye tutturanların anlayışına göre Kuran’ın lafzına sadık kalmak gerekirse zina yapanların her birine, üstelik hemen 100 değneği nerede, nasıl vuracağız bakalım? Hadi örneğin üniversitelerde türban serbest bırakıldı diyelim. Herkes öğrenciliği boyunca namazını kazada mı kılacak. Ülkemizde toplumsal tansiyonun düşmesine katkıda bulunsun diye öğrencilerin türbanına izin verilmesini isteyen iyi niyetliler, aslında talepkâr tarafta herkesin samimi olmadığını ve böyle bir tavizden sonra nelerin gelebileceğini nasıl görmüyorlar? Samimi olmadıklarını nereden mi çıkardım: Türbanla üniversiteye gelmekte ısrarlı oldukları kadar, üniversitede namaz kılmada ısrarlı olan var mı? Üstelik erkeklerle birlikte sayıları en az iki misline çıktığına göre, talebin daha şiddetli olması gerekmez mi? Kuran’ın “lafzında” bu kadar köktenci olan, farza gelince namazı kazaya bırakmayı içine sindirir mi? Tek başına ele alındığında sırf türban taktığı için yüksek öğretimden yoksun bırakılan “laikperestlik” kurbanı genç kızlarla sınırlı görülürse, benim de hak verebileceğim argümanın altındaki yanardağ bu işte… Kısacası, “Allah’ın emirleri” sıkmabaş örtünmeden mi ibaret? Ve “Allah’ın emirleri”ne uymak yalnızca yüksek öğretim öğrencilerine mi vacip? Eğer laikliğin ana ilkelerinden biri, “kamu alanlarının ve hizmetlerinin biçim ve içerik itibariyle din kurallarından bağımsız olarak düzenlenmesi ve sunulması” ise, üniversitelerde sıkmabaş tesettür deliğinden dalarak gelişecek talepler, laikliğin paçavrasını çıkartmadan nerede duracak? Yok, laiklik bu değilse ne? Muz mu? Ama tüm bu endişeler belki de boşunadır. Çünkü türbanın üniversitelerde serbest bırakılmasına ilişkin yasal adımlar atmış bulunan siyasi irade, amacın sadece bundan ibaret olduğunu ve laik düzenin kendilerinden sorulacağını ısrarla temin ediyor. Zaten tüm milletvekillerimiz, Cumhuriyetimizin ülke bütünlüğü, laik düzen gibi temel ilkelerine sadık kalacaklarına dair namus ve şeref sözü vermiş değiller mi? Eh, mesele yok… Bunların hepsi iyi hoş da, şunu mu örtsek, bunu mu örtsek derken dinin, imanın “belden aşağı” konular dışındaki ahlakî vecibeleri bu arada biraz gürültüye gitmiyor mu? Türbanı ahlak diye millete, devlete dayatanlar Allah için bu ahlaksızlıklara savaş açsa, aynı bıkmazlıkla, aynı bezdiricilikle aynı takipçilikle, bu ahlaksızlıklarla da uğraşsa ya! 2007 seçimlerinden sanki kendileri başarılı çıkmış gibi kabaran ve küstahlaşan halk yağcısı “aydın”lara da bir iki söz söyleyerek bu bahsi bitirelim. Siz halkın dinlediği müziği mi dinliyorsunuz? Çocuklarınızı halkın çocukları ile aynı okullara mı gönderiyorsunuz? Halkın tedavi gördüğü hastanelerde mi tedavi oluyorsunuz? Giysileriniz, aksesuarlarınız halkın giydiği, taktığı türden mi? Konuştuğunuz dil aynı mı? Halk otobüsüne veya minibüse binerek mi işinize, alışverişinize gidiyorsunuz? Oturduğunuz sitenin halka, yani belediyeye terk edilmesi gereken ara yollarını halka yasaklayan, sitenin kapısına “halk”tan birini bekçi dikip oturduğunuz yere “halk”ı sokmayan siz değil misiniz? Özel hayatınızın hiçbir parçasını halk ile paylaşmayan, halk kültürünün, anlayışının, davranışının hiçbir tarafında yer almayan siz, halkın bir tek mumyalanmış gibi örtünmesine mi saygı duyuyorsunuz; kime yutturuyorsunuz bu saygıyı? Henüz bu satırların mürekkebi kurumamışken, 27 Ocak 2008 tarihli Hürriyet internet gazetesinde şu haber yer alıyordu: “Türkiye’nin dört bir yanında, formülü daha uygulamaya konmadan, türbanlı öğrenciler Açıköğretim Lisesi’nin sınavlarına girmeye başladı. Daha çok türbanını açmak istemeyen kız öğrencilerin tercih ettiği Açık Lise’de çok sayıda öğrenci, öğretmenlerin tüm itirazına rağmen başlarını açmadan sınava girdi. Konya’da bir öğrenci peçesini bile açmadı.” Bu haber doğru olmayabilir de. Ama gündeme gelmiş bulunması, doğru olmasından daha önemlidir. Buyurun bakalım “aydın”lar; örtünme özgürlüğünüzü güle güle kullanın!...
|
|||||||||||||||
|
||||||||||||||||
|
|
||||||||||||||||